Haber Detayı
13 Haziran 2014 - Cuma 22:23
 
Bilal Şener Röportajı: “Türban dahil dinsel sembollerin sınıfa girmesine karşıyız”
Röportaj Haberi


Evet, Sayın Bilal Şener, Kocaeli de gerek açıklamalarıyla takip edilen ve gerek eylemleriyle, tanınan sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?`

Teşekkür ederim, ben Bilal Şener 1965 Bolu Gerede doğumluyum. İlk ve orta öğrenimimi Gerede’de, liseyi Düzce’de yaptım. İki üniversite bitirdim. İlk üniversitemi; İ.T.Ü’ye bağlı meslek yüksekokulu elektrik bölümünde, ikinci üniversitemi; Gazi Üniversitesine bağlı Bolu eğitim yüksek okulunda tamamladım. 1988’de Erzurum Horasan’da göreve başladım. Altı yıl orada çalıştım, bir altı ay kadar da İstanbul’da çalıştım. Daha sonra eş durumdan Kocaeli’ye geldim. 1995 yılından bu yana da Kocaeli’de çalışıyorum.

 

Bilal Bey, bize Kocaeli’nin ve Türkiye’nin eğitimdeki durumunu kısaca nasıl anlatabilirsiniz?

Özetlemek gerekirse; AKP iktidarından sonraki bölümü irdelemek lazım. Burada yaklaşık 12 yıl aynı hükümetin yönettiği bir milli eğitim bakanlığı var. Bakanlığın Türkiye çapında yaptığı şeylerin Kocaeli’ye de yansımaları var tabii ki. İlimizde güzel olan bir şey okullarımızın ve binalarımızın yapısını özel sektörle karşılıklı yapılarak yenilenmesi. Derslik sayısının yetmediğini, öğretmen sayısının yetmediğini de biliyoruz. Hala Kocaeli gibi bir yerde bile ücretli öğretmenler derslere giriyor. Bu karmaşa 4+4+4 eğitim sistemi nedeniyle yaşandı ve bütün Türkiye’yi etkilediği gibi Kocaeli’yi de etkiledi.

Öğretmen açısından mı yoksa eğitim açısından mı bir etkileme görüyorsunuz?

Özellikle öğretmen açısından. Zaten öğretmeni etkileyince eğitime de doğrudan yansıyor. Mutsuz öğretmen öğrencisini iyi yetiştiremiyor sonuçta. 4+4+4 bütün Türkiye’de bir dalgalanma yarattı. Özellikle sınıf öğretmenleri bazında. Yaklaşık 40 bin sınıf öğretmenin sınıflarının bir anda ellerinden alınması norm kadro fazlası durumuna düşmesi ileride ne olacak kaygısına dönüştü.

Bakanlık bu yanlışını bu kez başka bir yanlışla düzeltmeye çalıştı. Alan değişikliği uygulamasına geçti. Alan değişikliğini de arkadaşlarımız bir yerde denize düşen yılana sarılır mantığıyla geçtiler. Belki mutlu olanlarda vardır içinde. Ama ben ne olacağım endişesi ve korkusu nedeniyle zorunlu değiştirmek gerektiğini düşünenler de oldu.

Bu arada sınıf öğretmenliği mezunu olmayıp sınıf öğretmenliği yapmak durumunda olanlar da vardı.

Onlar da önceden alındılar. Bu arkadaşlar belki kendi branşlarına geçmiş oldular. Onlar açısından iyi oldu diyebiliriz. Ama genelde sınıf öğretmenleri sınıf öğretmenliği eğitimi alırken bir yan alan şartı vardı. Benim zamanımda yoktu. Ama benden sonrakilerde vardı. Onların yan alanlarına geçişleri sağlandı. Ama şimdi 15-16 sene bir öğretmen sınıf öğretmenliği yapmış artık kendi branşını neredeyse unutmuştur. Oraya bir geçiş yaptı. Bunda aslında öğretmeni suçlamıyorum. Bir zorunluluktan yaptı arkadaşlar. Çünkü norm fazlası oldular. Nereye gönderecekler? Bir başka yanlış daha yaptı bakanlık. Bu kez de küçük yaş gruplarını sınıf öğretmenliği boşta kalmasın mantığıyla, bir sene sonra gelecek çocukları okula aldı. 60-66 aylık grubu. Bir kayıp nesil yaratıldı neredeyse. O çocukların eğitim – öğretimde başarılı olması çok zor. Zaten altı yaş grubu bir dönem denenmiştir ve başarısızlığa uğramıştır.

Ama eğitimin üç yaşından itibaren başlaması gerektiğine dair sık sık açıklamalar duyuyoruz!

Her yaş grubunda eğitim yapılabilir. O ayrı bir şey. Ama ilköğretimde alınacak yaş 72 ayını doldurmuş, 72 ayını ya da aralıkta doldurmuş çocukların alınması lazım. Sonra düzelttiler. Yine aynı şeye getirdiler. Ama o yıl aldıkları çocuklar şu anda ikinci sınıftalar. Öğretmenlerin hemen hemen hepsi zorlanıyor bundan. Şimdi çabuk alınıyor ama hemen unutuluyor. Matematik yönünden zayıf kalıyorlar. Bu çocuklar bir süre sonra yani ilerleyen zamanda, hatta şöyle örnek vereyim, 83 ayını doldurmuş çocuklar var orada. Onlarla birlikte düşündüğümüzde üç yaş grubunu! Şimdi bakanlık bunu yaparken okulda ve koridorlarda farklı yaş gruplarından olan çocukların olmaması gerektiğini söylüyordu. Doğrudur, siz binaları ayırabilirsiniz. O yaş grubundakileri ayırmakta lazım zaten. Ama bunu yaparken okuldakileri ayırıpta bir sınıfa bu kadar farklı bir yaş grubu koyarsanız bir dengesizlik yaratıyor.

Şimdi büyük yaş grubunda olan çocuklar sıkılıyor. Geriden gelenler “Başaramıyor muyum?” korkusu yaşıyor ve içe kapanıyor. O çocukları bilmiyoruz ilerde nasıl açarız? Ne yaparız bilemiyorum?

Bunun 4+4 ile direkt bir bağlantısı var mı, yoksa?

4+4’te tabi öğretmenleri siz boşa çıkardınız. 40 bin sınıf öğretmeni norm fazlası. “Bu öğretmenler boşta kalmasın, fazladan öğrenci gönderelim okula. O öğretmenlere sınıf açılsın”. Bu mantıkla hareket edince tabii o yaş grubu çocuklar çok zorlandılar. Artı hemen dörtten beşe geçen çocuklar da bir anda beşinci sınıf oldular. Bu gruplarında nasıl olduğu belli değil. Biliyorsunuz eğitimde yapılan değişiklikler hemen sonuç vermiyor. En az 10 yıl geçmesi gerekiyor ki; yıllar sonra bu çocukların aldığı eğitimin nasıl olduğu ortaya çıksın.

Peki Bilal Bey, bazı kesimlerde 4+4 özellikle kesintili kısmını çok savunuyorlar. Size göre kesintili kısmın 4+4 ya da 3+5 kesintinin süresi önemli değil. Ama kesintinin iyi tarafları da var mıdır sizce?

Şimdi kesintiliden kasıt devam etmemesi adınaysa farklılık yaratır. Ama devam etmeme durumu yok, zorunlu zaten. Orada bana göre kesintili yapmasının zararı şu: Bu yaş grubu çocuklarının henüz hazır değilken keskin bir geçişle branş öğretmenlerinin ellerine bırakılması. Sınıf öğretmenlerini bilirsiniz, öğrencilerin hemen hemen her sorunuyla yakından ilgilenirler. Bu kadar ilgiden bir anda boşa çıkan çocukların eğitim öğretimde bir boşluğa düştükleri açık zamanla kapatılabilir.

SEKİZ YILLIK KESİNTİSİZ EĞİTİME 19 YILDA GEÇİLDİĞİ HALDE 4+4+4’E ANİDEN GEÇİLDİ VE HERKES HAZIRLIKSIZ YAKALANDI!

Olumlu yönünü istemiştik henüz olumlu yönünü duymadık (gülüşmeler)

Ben onun 5+3 şeklinde yapılmasından yanayım. Bizim sendikamız da bunu önermişti zaten. Çünkü o grup çocukların sınıf öğretmenlerinin elinde yetişmesi gerekiyor. Bu yıllarca denenerek yapılmış bir sistem. Biliyorsunuz, biz sekiz yıllık eğitime hemen bir günde geçmedik. 19 yıl süren bir süreçle geçildi. 19 yılın içinde yüzlerce okulda pilot denemeler yapıldı. Ama 4+4+4’e bir anda geçildi ve hiç beklenmedik bir anda. Öğretmen hazırlıksız, veliler hazırlıksız, öğrenci hazırlıksız, hatta kurumlar hazırlıksız. Bu kadar karmaşanın içinde o grup çocukların birler ve dörtler, hatta dokuzları da bu işin içine alabiliriz. Bunlar zorunlu eğitimin içine girdiler. O yaş çocuklarda bir travma, öğretmenlerde daha büyük bir travma. Lise öğretmenleri belki etkilenmediler ama ilköğretimdeki öğretmenler çok etkilendiler.

Buradaki sorun kesintiden ziyade 4+4+4 olmasından kaynaklanıyor. Diyelim ki 5+3 yerine 3+5 olsa olmaz mı? Çünkü ilk okul 1., 2., ve 3. Sınıflar aynı dersleri görüyor. 4. Sınıftan sonra dersler ağırlaşıyor. Yani 3+5’te olabilirdi.

Ders olarak düşünmeyelim onu. Yaş grubu olarak düşünelim. Yaş grubu önemli, siz altı aylık çocuğa yürüme öğretebilir misiniz? Psiko-motor kas gelişimi tamam değildir. 66 aylık çocuğa henüz gelişimi tamamlanmadığı için okuma yazma öğretemezsiniz. Bu bilimsel yönden kanıtlanmıştır. Bilim adamlarının söylediği verilerden hareketle söylüyorum ben. Altı yaş yıllar önce denendi. Ben onu hatırlıyorum. Benim öğrencilik yıllarımdaydı. Yedi çok geç dediler. Altı yaşında başlatalım. Birden başlattılar ve deneme oldu. O çocuklar üçüncü sınıfa geldiklerinde matematikleri sıfıra indi. Dolayısıyla 6 çok erken mantığı patladı. Dolayısıyla 72 aylarını Aralık ayı itibariyle dolduran çocukların alınması en makulü. Bu bütün dünyada böyledir. Ama her yaş grubu çocuklar eğitilebilir. O ayrı bir şey. Anaokullarına alınır, kreşlere alınır, ana sınıflarına alınır. Onlar kendi yaş grupları içerisinde değerlendirilebilir.

Ama burada şöyle bir sonuç çıkarmayacak mıyız? Sekiz yıllık kesintisiz eğitim vardı ve orada 7 yaşındaki birinci sınıf çocuklarıyla 14 yaşındaki 8. Sınıf çocukları aynı yereydi. Bu kesintiliden daha sıkıntılı bir durum değil mi?

Onun kesintili ya da kesintisiz olmasıyla alakalı değil. Yaş grubu ve binaların yapılmasıyla alakalı. Sekiz yıllık kesintisiz eğitim başarısız mıydı? Hükümetin kendi verilerinden hareketle söylüyorum. Ülkemizde % 98 okula devam ve o yaş grubu içerisinde eğitilmiş çocuklar % 98’e ulaştı. Okullaşma oranı hükümetin yine kendi ifadesiyle % 90’a ulaştı. Siz oradaki bütün yatırımınızı da sekiz yıllığa yaptığınız için, okulların tamamı sekiz yıllık için uygun hale geldi. Bir anda böyle kesintili hale getirmekle aslında bir çok şey, o güne kadar yapılan yatırımların hepsinin heba olmasına neden oldu. Mahallenin birinde bir okula var, ötekinde de var. Birbirine dönüştüreceğiz mantığıyla bunu çözemediler.

 

Bilal Bey; ben kendimde bir meslek lisesi öğretmeni olarak meslek lisesine gelen öğrencilerine birçoğunun okula devam etmek istemediklerini, daha çok dışarıya açılıp iş piyasasında çalışmak istediklerini gözlemledim. Yani ortaokuldan sonra Açık öğretime yönlendirilmesi çocukların okuldaki formal eğitimden uzaklaşmak istemesi normal karşılanmamalı mı? Nasıl karşılanmalı?

Şimdi bu eğitim sistemimizin kanayan bir yarası aslında. Bu çocukların hepsinin sınıflara doldurulup hepsinden akademik başarı istenmesi gerçekten de eğitim sistemimizin kanayan yarası. Altyapı eksikliğine bağlıyorum biraz da bunu. Eğitim sistemimizde, veliler de işin içine katıldı, dershane, okul, aile öğretmen, üçgen, dörtgen ne derseniz buna, bunun içerisinde çocuklarımızın hepsini akademik yönden hazırlamaya çalışıyoruz. Öğretim var ama eğitim yok. Yani çocuklarımızın günlük hayat içerisinde karşılaşabilecekleri durumlarla alakalı eğitim ne yazık ki okullarda verilmiyor. Veremiyoruz.

Örneğin!

Öyle bir sınav sistemi var ki, şimdi bakıyorsunuz ilköğretim sekizinci sınıfa geldiğinde liseyi seçecek çocuk öyle bir sınava hazırlanıyor, altıdan itibaren, hatta yap – boza çevirdiler onu da hatırlayın. Altıdan itibaren üç sınava soktular, dershanelerde bir patlama oldu. Sekizinci sınıfa geldiğinde lise tercihi için bir sınava giriyor çocuk, yarış atı gibi hazırlanıyor. E hadi bunu kazandık, bitti sanıyorsunuz, bitmedi bu seferde 4 yıllık lise boyunca üniversiteye hazırlık başlıyor!

Peki dershanelerin kaldırılması istemini nasıl buluyorsunuz bu doğrultuda?

Şimdi ben onu şöyle değerlendireyim, diğer soruyu henüz bitirmemiştim ama. Şimdi liselerde devam etmek istemeyen çocuklarla alakalı olarak, meslek liselerine meslek ortaokullarından hatta başlanması. İmam hatip ortaokulu var örneğin. İmam hatip ortaokulu gibi meslek ortaokulu da yapılabilir. Çocukları o yaşta mesleğe yönlendirmek daha faydalı olur diye düşünüyorum! Örneğin, imam hatibin dışında hiçbir lisenin ortaokulu yok.

Doğrudur.

Klasik ortaokul var hepsinde. Neden mesela endüstri meslek ortaokulu yapılmasın?

Sizce neden?

Bende bilmiyorum bunu neden yapmıyorlar! Madem ki meslek liselerine bir ortaokul yapacaksınız, o zaman hepsine yapın. Bizde buna onay verelim. Onay verelim derken biz onay merci değiliz elbette ama olumlu karşılayalım.

Gerçekten de eğitimde meslekleşmeye daha erken başlandığını gösterme açısından diyorsunuz!

Öyle diyor. Hükümet öyle diyor. Yani diyor ki; çocuklar bu yaşlarda mesleğe yönlendirilmelidir. O zaman buyurun her lisenin bir meslek ortaokulunu açın öyleyse. Bunda yetkiniz var. Şimdi çocukların okula gitmemesi, gitmek istememesi ile alakalı da, şimdi söyledim ya velilerimiz de alıştırıldı, öğretmenlerimizde alıştırıldı aslında hep akademik başarı üzerine. Bir de şöyle bir şey var, bütün herkesi mühendis yapacağız!

Evet!

Ama hiç birini ne yazık ki mühendis yapamıyoruz tam anlamıyla! Böyle bir dalgalanmanın içindeyiz. Dershaneye gidiyor çocuklar salt sınav kazanabilme, sınavdan geçebilme, amacıyla gidiyor. Üniversiteye gidiyor ama bu çocuklarda deyim yerindeyse her şeyi şıklandırmışlar; A otur, B ayakta bekle, C gibi. Esprili bir yaklaşım yaparsak o hale getirildiler. Yani Test çocukları oldular hepsi. Hatta bir yerde okumuştum; “test ve tost” çocukları. “Tost ye”, hemen dershaneye, “Test çöz”. Ben bu yaş grubu çocukların gerçekten sosyal hayatın içinde yer alamadıklarını düşünüyorum. Hiçbir sportif faaliyete katılamıyorlar, sosyal gezilere, aktivitelere katılamıyorlar. Okulda çıkıp dershaneye gitmenin mantığını çözemiyorum! Şimdi sekiz saat ders yapıyorsunuz, ortaokuldaki çocukların 6 saat ders yapmasından sonra, hatta şimdi yedi – sekize çıkarıldı. Bir de dershaneye gidiyor orada da.. ne kadar bu çocuklar başarılı olabiliyorlar? Sosyal hayatın içerisinde yer alabiliyor? Sportif faaliyet yapamıyorlar. Bunları yapamadıkları içinde kendi içlerinde psikolojisi bozuk gençler ne yazık ki yetiştiriyoruz.

Enerjiyi boşaltamıyorlar…

Tabi ki, enerjiyi boşaltamıyorlar…

 

Konu bu kadar açılmışken dershaneler şu anda kapatılmaya, sadece okuldan aldığı eğitimle sınava yönlendirmeye çalışıyor bakanlık. Bu konuda ne dersiniz?

Evet, esas itibariyle olması gereken budur. Ama şimdi diyeceksiniz ki dershanenin kapatılmasına, ben dershaneye de karşıyım aslında özel okula da. Devletin asli görevidir eğitim, sağlık. Eğitim ve sağlık alanında özelleştirme, ticarileştirme olmaz. Siz eğitim kurumlarının tamamını devletin kontrolünde, devletin politikası yönünde iyileştirmeniz lazım. Bu dershanelerin kapatılmasıyla ilgili, dershaneler öyle kendiliğinden “biz dershane açıcaz kardeşim, para kazanacaz” diye kurulmadı. Bir ihtiyaçtan doğdu. Sonuçta siz dershaneleri kapatmak için “ben kapatıyorum” demekle olmaz. Siz seçme sisteminizi, yönlendirme sisteminizi iyi bir temele oturtursanız, dershanelere ihtiyaç kalmaz.

Niye gidiyor bu çocuklar dershaneye? Sınav tekniğini öğrenmek, okulda alamadığı bilginin bir kısmını da ordan alabilmek. Parasını da verdiği için belki biraz daha dikkatli dinlemek. Dershanelerin kapatılmasının yolu, sistemi sınav sisteminden çıkarırsınız, hiç dershane kalmaz.

Kapatılmamalı, kapanmalı yani!

Bence olmaması gereken bir şey. Dershaneye ihtiyaç olmaması lazım. Ancak bu sınav sistemi nedeniyle dershaneye ihtiyaç doğuyor. Özel okul ayrı bir şey. O ayrıyeten gidiyor çocuklarımız. Ama dershane nedir? Sınav sistemine dayalı bir sistemimiz olduğu için, seçme sistemimiz olduğu için, çocuklarda kendi bilgi birikimini hatta ailelerin rolüyle gidiyor. Benimde kızım var, gitmek istemiyor ama diğer öğrencilerle nasıl rekabet edebileceksiniz? Bir öğretmen olarak ben asla hiçbir öğrencimin dershaneye gitmesini istemiyorum. Ama sizin öğrenciniz sen istemiyorsun diye dershaneye gitmezse, diğer çocuklarla rekabet edebilme şansı kalmaz. Dolayısıyla, öğretmen de bir zorunluluktan belki çocukların dershaneye gitmesini önerebiliyor. Şu anda sistem olarak benim, ya da bizim sendikamızın görüşü “dershanelere hayır” diyoruz. Ama, ben kapattım demekle olmuyor bu. Sınav sistemini değiştirmekle giderilir.

Kıyafet Yönetmeliği konusunda ne düşünüyorsunuz? Bakanlık kıyafeti serbest bıraktı. Sizce bu olumlu bir gelişme mi?

Kıyafet yönetmeliğinin bu çok sert ve sıkıcı maddelerinden tabii ki biz de şikayetçiyiz! İşte sonuçta öğretmenimiz daha da rahat, istediği şekilde giyinebilmeli. Onun önünü açmanın yolu da yönetmeliği değiştirmekti. Ancak hükümetin gerçek anlamının öğretmene özgürlük, kıyafetine özgürlük falan olmadığı açık açık belli oldu. Sadece türbana özgürlük getirdiler. Ki, biz hepsine getirilmesinden yanayız. Evet.

TÜRBAN DAHİL DİNSEL SEMBOLLERİN SINIFA GİRMESİNE KARŞIYIZ

Türban da dahil değil mi!

O konuda ben dinsel sembollerin okula girmesinden yana değilim!

Türban hariç!

HAYIR. !

Bilindiği üzere sendika olarak üzerinde en fazla durduğunuz konuların başında Anadilde Eğitim geliyordu. Hükümet bu konuda bazı adımlar attı. Bugün itibariyle bu konudaki durum hakkında sizin görüşleriniz nelerdir?

Şimdi “anadilde eğitim ile “anadilini öğretme” farklı şeylerdir. Hükümetin yaptığı da anadilde öğrenme ile alakalı ki bu olabilir. Anadilde eğitim demek, ülkemizde yetmiş iki mi yanlış hatırlamıyorsam dil ve lehçe var. Bunların hepsinde eğitim vermek mümkün değildir. Zaten devletin uzun yıllar önce yabancı dille eğitim diye bir kampanyası vardı hatırlarsanız. İlk oradan başladı bu olay. Yabancı dille eğitim yapma furyası başlamıştı. Bütün herkes İngilizce eğitim veren okullara çocuklarını göndermeye çalıştılar. O zamanlar bizimde içinde bulunduğumuz sendika olarak dedik ki, “Anadilde Eğitim olmalıdır”. Buradaki anadilde eğitim Anamızın dilindeki eğitim değil, ülkemizin bir resmi dili vardır, bu resmi dilde eğitim vermek gerekir. Yoksa öteki dilde, beriki dilde… şimdi 60 milyon Çinli yaşıyor Amerika’da. Biz anadilimizde eğitim yapacağız diyemezler. Orada İngilizce eğitim görürler. Türkiye Cumhuriyetinde de resmi dil Türkçedir, öyleyse Türkçe eğitim yapılmalıdır. Ama, insanlar anadilini de öğrenebilmeli ve konuşabilmeli. Ondan yanayım tabii ki.

ANADİLDE EĞİTİME HAYIR, ANADİL ÖĞRETİLEBİLİR ANCAK ORTAK DİL OLMALIDIR.

Eğitim Türkçe olmalı ama Anadillerini de öğrenebilmeliler!

Öğrenebilmeliler tabii ki. Orada bir sıkıntı yok. Kesinlikle herkes anadilini öğrenebilmeli. Yani ülkemizde bir Hititçe bilinmiyor. Kayboldu gitti mesela. O olabilirdi. Anadilini öğrenmekle ilgili her türlü engelin kaldırılmasından yanayım. Ama anadilde eğitim vermek demek, o dilde eğitimi alan kişileri oralara hapsetmek demektir. Yani ne demek bu; şimdi yıllarca eğitim verdiniz Karadeniz bölgesinde. Nerde istihdam edeceksiniz bu arkadaşları? Hepsi o bölgede kalacak. Kürtçe eğitim verdiğinizi varsayalım. Nerde istihdam edeceksiniz? Kürtçenin konuşulduğu bölgelerde! Ee Türkiye o kadar bir yer midir? Dar bir yer midir? Değildir. Dolayısıyla Anadilde eğitimi savunuyoruz demek, aslında o kişilere haksızlık ediliyor demek bence. Yani siz onları istihdam edemezsiniz. Bulundukları yere mahkum edersiniz. Oraya hapsedersiniz onları.

Oldukça farklı bir bakış açısı! Ben de bu şekilde düşünüldüğünü bilmiyordum doğrusu! Ben de anadilde eğitim olarak düşünüyordum ama anadili öğrensin ama eğitim Türkçe olsun!

Tabi tabi, anadilini herkes öğrensin. Ondan yanayız.

Ortak bir lisan olmalı sonuçta yani!

 

Evet. Elbette yani. Devletin resmi dilinde eğitim olmalıdır.

 

Bilal Bey, sol sendikaların eylemleri genelde olaylı geçiyor. Sendika yönetimleri aralarındaki aşırı uçları ayıramıyorlar mı? Genelde hükümetten böyle bir talep bekleniyor. Provokatörleri ayırın deniyor. Diğer vatandaşlara karşı da sert müdahale olmasın diye. Hükümetten böyle bir talep varken şu anda sendikalar bunu ayıramıyor mu?

Evet. Bu şimdi bizim sendikamızı çok da bağlayan bir şey değil diye algılıyorum. Doğrusu bizim sendikamızın yaptığı eylemlerde hiçbir zaman vurucu, yıkıcı, kırıcı aşırı uçlar yer almıyor. Biz eylemimizi anayasanın ilgili maddesi gereği çıkarıp kamuoyu yaratma adına, bilgilendirme adına yapıyoruz ki bu, bir anayasal özgürlüğümüz, çok da doğaldır. Bu marjinal gruplardan biz de şikayetçiyiz. Aslında biz eyleme çıktığımızda amacımız ne? Duyarlılık yaratmak. Birinin camını penceresini kırmak, bilmem neyini yakmak filan onları asla doğru bulmuyorum. Yapanları da kınıyorum. Bizim haklı gerekçelerimizin kamuoyu önünde gözden düşürülmesine neden oluyor. Kesinlikle kınıyorum onları. Yapanları da, yaptırtanları da! Kasıtlı olarak da içimize sızıyorlar mı bilmiyorum! Yani bizim sendika olarak Eğitim İş’in ve Birleşik Kamu İş’in içinde böyle şeyler olmuyor. Sizin kast ettiğiniz şey daha farklı sendikalarla alakalı. Dolayısıyla bu soruya ben böyle yanıt verebilirim. Bizim sendikamızın eylem etkinliği içerisinde asla şiddet yoktur.

 

Milli eğitimde son on iki yılda aynı partiye ait beş bakan değişti Son milli eğitim bakanı ile iletişim profesörü olmasının eğitime katkısı oluyor mu? Nasıl karşılıyorsunuz?

Bu ülkemizin yıllardır kanayan yarası milli eğitim bakanı öğretmenlerden seçilmiyor ne yazık ki. Bundan önceki bakanımız Ömer Dinçer’in uzmanlığının işletme olduğunu biliyorum. Yani dilim varmıyor ama veliye müşteri, öğrenciye de ürün diyordu. Şimdi böyle mantıkla bakarsan eğitim ticaret alanı değildir. Eğitim bir ülkenin geleceğini hazırlayan bir sistem bütünüdür. Siz eğitime böyle ticari bakarsanız öğretmene nasıl bakarsınız, veliye nasıl bakarsınız, öğrenciye nasıl bakarsınız? Amacımız bizim ülkemize faydalı insanlar yetiştirmek değil mi. Öyleyse o amaçla çalışmalar yapmamız lazım. Nasıl şu andaki amaç çıkarılan torba yasa ile olarak özel okullara devlet okulların kiralanmasının önünün açılması. Şimdi şöyle özetliyeyim: aslında bunu sağlık alnında biliyorsun özelleştirme, özelleştirme derken Kocaeli de bu gün kaç yıl önceydi altı tane yeni ilçe oluşturuldu biliyorsunuz. Hiçbir tanesine bir tane devlet hastanesi yapılmadı. Ama hepsine bakıyorsunuz özel hastaneler sırayla yapılmaya devam ediliyor. Ya şurada Yahyakaptan’nın karşısında iki tane yan yana özel hastane yapılıyor ve özel hastanelerin sayısı gittikçe artıyor. Sağlık özelleştiriliyor. Paran varsa sağlık hizmeti alacaksın, yoksa öleceksin böyle mantık olmaz. Şimdi milli eğitimde yapılmak istenen şeyde bu. Adımlar yavaş yavaş bu temelde atıyor. Öğretmenin, eğitimcinin iş güvencesinin kaldırılması dershanelerin özel okula dönüştürülmesi işte oradan başlanıyor ve okullarda eğitim kalitesinin gidilerek düşürülmesi üzerine yapılan yavaş yavaş oynamalar bir süre sonra şunu söylemeye başlayacaklar: Bakın devlet okullarında eğitim olmuyor. Ya da iyi olmuyor. E ne yapalım o zaman bakın özel okullarda nasıl çalışılıyor. Hepsini özelleştirelim mantığı insanların beynine kazınmak isteniyor. Bu oluşmaya başladıktan sonra da zaman içerisinde bir anda okulların hepsini özelleştirmek, öğretmenleri sözleşmeli hale getirmek. Hatta altı yüz elli yedi üzerinde yapılan çalışmalarla yerelleştirme yerel yönetime devretme gibi bir sürü politikalar da vardı.

Bir yere devredilmesi iyi olmaz mı?

Ben açıklayacağım onu şimdi esasında politikalarla yerel yönetimlere devredilmesi kurumların bakım onarım çevre düzenlemesi gibi temizlik gibi şeylerin yapılması lazım, ben onu desteklerim. Biz sendika olarak da ama kurum personeliyle beraber yapılmak isteniyor bu yanlıştır. Siz kurum personelini o zaman siyasi bir belediye başkanı yapın. Yani bütün oranın öğretmenlerini siyasi görüşe göre belirleme gibi bir kaygı ortaya çıkar. Öteki başka bir siyasi olur ki bu doğru bir şey değil. Siyaset kurum çalışanlarının üzerinden çekilmeli onları yine milli eğitim bakanlığı belirlesin. En azından üst kademedekiler ama şunu destekleyelim belediyeler okulların bakımı onarımını temizlik gibi işlerini zaten çevrede de yaptıklarını okullarda da yapsınlar. Yapmaları gereken yabancı ülkelerde de böyle zaten.

Bilal Bey bazı sendikaların kongrelerinde Türk Bayrağı asmamalarını neye bağlıyorsunuz?

Yani şimdi bu beni bağlayan bir soru değil aslında! Yani Türk Bayrağını oraya asmamakla ne amaçlanabilir? Türkiye Cumhuriyetinin temel değerlerine saygı göstermiyor anlamı çıkar ortaya ki, bunu da doğru bulmuyoruz bizde. Zaten bizim sendikamızın genel kurullarında Türk Bayrağı ve İstiklal Marşıyla başlanır. Bu da bizim hassas noktamızdır. Bunu tartışma noktası bile yapmayız.

Sizi Eğitim Sen’le ayıran en önemli sebep nedir? ya da Eğitim Sen’den ayıran?

Aslında bu soruya yanıt vermek istemiyorum. Ancak şöyle yanıt verim. Eğitim Sen yıllar önceki hani süreçten başlarsak, ilk kurulan sendika Eğitim İş, aynı yılın işte birkaç ay sonrası Eğit Sen, sonra 1992’de Türk Eğitim Sen ve Eğitimciler Birliği. Bugün 32 tane sendikamız var. Aslında çokta bir enflasyon yaşıyoruz burada. İşte Eğit Sen ile Eğitim İş’in tabanlarının birleşme isteği, ben de o zamanlar Erzurum’da çalışıyordum ve bende istiyordum birleşmelerini. Ki çok da çalıştık. 1995 yılında birleştirdik. Eğitim Sen oldu. Çok güzel şeyler yaptı aslında Eğitim Sen’de. Bir marka oldu o zaman. Eğitim öğretim adına eğitimcilerin tamamının sesi oldu. Güzel kazanımlarda elde etti. Sendikalar yasasının çıkarılmasının altyapısını oluşturdu. İçinde olduğumuz bir şeydi. Ama zamanla tabi değişik şeyler olmaya başladı. Şimdi o ayrıntılara girmeyeyim. Siz onu kamuoyundan biliyorsunuz. Şimdi buradan söylemem doğru olmaz. Eğitim İş olarak 2005 yılının sonunda yeniden açıldık. Bizde bunu Kocaeli de duyduktan sonra 2007 Nisan’ında Kocaeli de kurduk. Bugün devam ettiriyoruz.

 EĞİTİM BİR SEN YETKİYİ ALMASIN DİYE BİR AYLIĞINA TÜRK EĞİTİM SEN SENDİKASINA GEÇEN ÜYELERİMİZİN BU TAVRINI SENDİKAL OLARAK DOĞRU BULMUYORUZ.

Bu son geçtiğimiz sendikal yetki alma meselesinde bazı Eğitim İş üyelerinin yetkiyi Eğitim Bir Sen’den almak için bir aylığına Türk Eğitim Sen’e geçtikleri söyleniyor. Bu konuda bir şey söylemek ister misiniz?

Evet, şimdi bizim kurumsal anlamda asla böyle bir şeyimiz yok. Böyle bir düşüncemiz yok. Biz Eğitim İş olarak bir kurumuz, tüzel kişiliğimiz var. Bir başka sendikayla birleşme, destekleme gibi herhangi bir şeyimiz de yoktur. Asla yok. Ancak bazı okullarda üyelerimizin kendi istekleriyle, arzularıyla bir sendika yetkili olmaktansa öteki olsun şeklinde bireysel hareketleri var. Oldu, bunları yaşadık. Biz o arkadaşlarımıza bunun böyle olmaması gerektiğini, yanlış bir şey olduğunu anlattık. Ama kendi tercihleri tabii, biz kişileri tutamayız. Kişisel tercihleri. Bizim kurumsal anlamda öyle bir kararımız yok. Bir sendikayı destekleyelim, ötekini bilmem ne yapalım. Hayır biz ayrı bir tüzel kişiliğe sahip bir sendikayız. Kendi görüşümüz, ilkelerimiz, amaçlarımız var o doğrultuda. Zaten bizim üyelerimiz bizim tüzüğümüzü okuyup benimseyerek, ben oraya üye oluyorum anlayışıyla üye olmuştur. Yani birkaç okulumuzda kendi üyelerimizin bireysel tercihleridir. Onların bu yaptıklarının yanlış olduklarını biz onların kendilerine anlattık. Şimdi geri geliyorlar ama bizim bilgimiz dışında böyle bir şey yaptılar.

 

Sayın Şener; hükümet son yıllarda aldığı radikal bir kararla üniversite harçlarını kaldırdı. Ben bildim bileli harçlar protesto edilen bir olaydı. Harçların kaldırılmasını nasıl buluyorsunuz?

Öğrencilerden alınan harçların kaldırılması doğru bir karar. Bunu destekleyelim tabii ki. Biz zaten sendika olarak parasız eğitimi savunduğumuz için olumlu, bir gelişme.

 

 

Peki, üniversitelerin bilimsel çalışmaları sizce yeterli mi?

Şimdi bu zor bir soru. Üniversiteler konusunda nasıl bir yanıt verelim buna. Yeterli bulmuyorum ama bunların bilimsel çalışma yapabilmesinin altyapısı var mı, biraz da ona bakmak lazım. Şimdi, birkaç binayı bir araya getiren bir üniversite açıyor. Bu da tabii kaliteyi düşürüyor. Altyapısı, laboratuvarı, araştırması, hocası, profesörü yeteri kadar olmayınca sadece öğrencileri alıp eğitip biraz, üniversite kapısından dışarı çıkarmanın ötesine gidemiyor ne yazık ki. Oysa üniversitelerden görüş alınmalı. 4+4+4 yapılırken üniversitelerin, eğitimcilerin fikri bile sorulmadı. Hukuksal anlamda yapılan anayasa değişikliğiyle ilgili yapılan çalışmalarda da hiçbir hukuk fakültesinden görüş alınmıyor. Tepeden meclisteki bir yasayla karar veriliyor. Meclisteki milletvekilleri de çokta anlamadan ki; bunu nerden anlıyoruz, 4+4+4 yasası çıkarılırken bir milletvekiline, ismini hatırlayamıyorum, ne düşünüyorsunuz diye sorduklarında; benim bilgim yok ama diyor büyüklerimiz doğruyu yapar. Böyle bir yaklaşımla olmaz. Eğitim komisyonunda futbolcu Hakan ŞÜKÜR vardı mesela..

İyi laf paslaşıyorlar diyorsunuz…

Ha evet evet… (gülüşmeler)

 

ODTÜ gibi teknik kapasitesi çok yüksek ve Türkiye’nin en büyük üniversitelerinden biri sayılan üniversitesi bilimsel çalışmaları ile değil sürekli olarak çatışma haberleriyle gündemde yer alıyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Evet ODTÜ’ye giren çocuklarımız 500 puanla giriyorlar. Çok zeki çocuklar. Ülkemizin en zeki, en başarılı ve hevesli çocukları oraya gidiyor. Sonuç olarak tabi orada yapılan eğitimin kalitesinin ön plana çıkarılmayıp, yol yapımı ve ağaç dikmek istemeleriyle alakalı olan, polisle yapılan çatışmalar hep ön plana çıkarılmasıdır. Kamuoyu ve basında sürekli bu işlendiği için sanki orada eğitimin haricinde bu tür şeyler sürekli oluyormuş algısı yaratılıyor. Ben ona inanıyorum. ODTÜ Türkiye’nin en başarılı üniversitelerinden biri. Hatta başında geliyor. Bu çocuklar orada gerçek anlamda mühendis olarak yetişiyorlar. Ama ülkemizin gelişen olaylarına karşı da duyarsız kalmıyorlar.

 

Gündeme duyarsız kalmıyorlar.

 

Kesinlikle. Duyarsız kalmayıp hatta eylem ve etkinlikte yapabiliyorlar. Bunu polisle çatışma şekline de dönüştürebiliyorlar. Yani bu da, basına sürekli olarak bu polisle çatışan kısmı gösterildiği için  "ya ODTÜ ne biçim okulmuş” gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor. Oysa ki, ODTÜ ülkemizin en zeki çocuklarının tercih ettiği çok başarılı bir üniversite. Halbuki onun akademik yönüyle ilgilenmek lazım.

Diyorsunuz ki, sadece çatışma yönü basına yansıyor. Diğer kısmı yansımıyor!

Tabi. Kasıtlı. Bu bence kasıtlı da yapılıyor.

Kim tarafından?

Basın.

 

Basın tarafından!

Tabi

Evet sayın Şener, son yıllarda hükümetin devletin bütçesinin en büyük payını eğitime ayırdığını ve büyük yatırımlar yaptığını görüyoruz. Bu eğitimin derdine çare oluyor mu? Olmuyorsa neden olmuyor?

Evet, ne yazık ki eğitime ayrılan bütçe diğer yatırımlara ayrılan bütçeden fazla olmasına rağmen yeterli değil. Eğitime ayrılan bütçenin, geçen yılki verilere göre söylüyorum; yüzde yetmişi zaten personel giderlerine ayrılıyor. Yüzde 7,5 kadar bir oran kalıyor. Şimdi net rakamlar aklımda değil. Bu yüzde 7,5’lik rakamla siz milli eğitimde nasıl bir yatırım yapacaksınız? Okullaşmayı, altyapısını nasıl sağlayacaksınız? Yeterli değil.

Yüzde 22,5 deniyordu…

Rakam benim aklımda yanlış kalmış olabilir. Büyük bölümü personel giderlerine ayrıldığı için eğitim planlanması ve düzenlenmesi ile alakalı bölüm ne yazık ki aksatılıyor. Ayrılan pay yine yeterli değil. Bir de öğretmenler açısından bakalım olaya. Ülkemizde öğretmenlerin   maaşları fakirlik sınırının altında. Yani bu rakam bilimsel ve gerçek bir rakam. Bunu biz söylemiyoruz. Türk-İş’in yaptığı açıklamalar. Daha doğrusu onların yaptığı rakamsal değerlendirmelerle, TUİK’in yaptığı araştırmalar, OECD ülkelerinin ortalamalarının karşılaştırılması sonucunda çıkan veriler. Bakanlığın ve sayın başbakanın da öğretmenlere özel olarak yaptığı bazı şeyler var kamuoyunda paylaştığı. Televizyonda çok masumane söylediği bir cümle var mesela sayın başbakanın: diyor ki; ”öğretmenler 15 saat çalışıyor” memurlar 40 saat çalışıyor. Bu nasıl bir şey biliyor musunuz? Bu hakikaten öğretmenler az çalışıyor, bir şey üretmiyor, bir şey yapmıyor algısı yaratıyor.

Bizim kendi bakanımız 3 ay tatil yapıyorlar diyor. Halbuki, 222 sayılı yasada yazıyor ne kadar tatil yaptığımız. Yasal olarak belirtiliyor. Bunu kamuoyuna böyle yansıttığınızda, öğretmen az çalışan çok para kazanan bir meslekmiş gibi algılanıyor. Bugün kredi borcu olmayan öğretmen yok. Fakirlik sınırının altında maaş alıyor. Ek ders mesela; her öğretmen aynı ek dersi almadığı için bunu bütün öğretmenler aynı şeyi alıyor diyemeyiz. Hiç ek ders almayan öğretmenimiz de var, yedi yüz liraya kadar ek ders alan öğretmenimiz de var. Ama ikisini aynı olarak kıyaslamamak lazım maaş olarak. OECD ülkeleri ortalaması 6500 TL civarında, Türkiye’deki maaş ortalaması 2000 TL. şimdi 6500 TL maaş alan OECD ülkelerindeki öğretmenler “ben yaz tatilimi nerede geçirsem” planı yaparken, bizde ki uygulamada ise; “yaz tatilinde ek ders alamıyorum, acaba nasıl geçinirim”in planları yapılıyor. Öğretmenler olarak idealist davranıp sadece öğrencilerimizi hayata hazırlamak, onları akademik olarak hazırlamak gibi bir amaç, bir ülkü üzerine çalıştığımız için çok maaşı belki problem yapmıyoruz ama tabii talep ediyoruz. Öğretmene en azından fakirlik sınırının altında değil fakirlik sınırın üzerinde bir ücret ödenmesini talep ediyoruz. Öğretmen fakir kısacası.

 

 

Öğretmenlerin aldığı ücretin yetersiz olduğunu bütün sendikalar söylüyor. Ama genelde duyduğumuz bir ifade var: “Bugün ben milli eğitim bakanı olsam öğretmenlerin çoğuna eğitimden el etek çektiririm” şeklinde söyleniyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Şimdi bu maaşla alakalı bir durum değil. Öğretmen yetiştiren kurumlarda demek ki yapılan bir eksik uygulama var. Yani öğretmenin eğitime sağladığı kalite ile alakalı.

Yani daha çok üniversiteyle alakalı!

Şöyle özetleyeyim. Öğretmenlik yapamayacak adamlarda öğretmenlik yapıyor demek istiyorsunuz herhalde.

Doğrudur.

Sistemin içerisinde tabii öğretmen yetiştiren kurumların öğretmenliğe nasıl başladığı ile alakalı, aldığı eğitimin üniversitelere bırakılmasından sonra kaç yıllarında uygulanmaya başlandı hatırlayamıyorum. Gerçekten idealist öğretmenler yetiştiriliyor. Sonuçta biz meslek itibariyle bu mesleği seçerken, zengin olacağız, efendim çok rahat bir hayat yaşayacağız diye tercih etmiyoruz. Biz öğretmenliği gerçekten ülkemize faydalı insanlar yetiştirmek adına tercih ediyoruz. Ama bunun yanına öyle bir hale geldi ki bir zamanlar “hiçbir şey olamıyorsan öğretmen ol!”. Hatırlarsınız o yılları.

Evet

“Hiçbir şey olamıyorsan öğretmen ol” mantığıyla öğretmen olunmaz. Bunun kalitesinin yükseltilmesi lazım. Öğretmen yetiştiren kurumları tercih ederken en son hangi bakan zamanındaydı çok hatırlayamıyorum, eğitim fakülteleri, yo özür diliyorum, eğitim yüksekokulları 4 yıla çıkarıldı. İşin doğrusu da odur. Yani güzel eğitim almalıdır. 3 ay eğitimle öğretmen yapıldığı dönemler var. Bir defa bu küçücük çocuklarımızı pedagojik formasyon almamış kişilere emanet etmek doğru değil tabi. Öğretmen yetiştiren kurumların kalitesini artırmak ve öğretmenlerin kalitesini artırmak, bunun yanında da onların rahat yaşayabilecekleri özlük haklarının geliştirilmesi, ekonomik haklarının da fakirlik sınırının üstüne taşınması gerekiyor bir kere kesinlikle.

İyi bir zam verilmelidir diyorsunuz.

Kesinlikle. Benim öğretmenimi, “akşam eve ne götüreceğim, param yetmiyor” mantığından çıkarmak lazım. Hani bir yerde şöyle var; “ne kadar çok para verirseniz o kadar harcama da olur!” değil. Öğretmen gerçekten kendisini yetiştirmesi gerektiği için onun kitap alacağı, gazete alacağı ya da internetinin alacağı alt yapısının oluşturulması lazım.

 ATATÜRK’ÜN CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA “MİLLETVEKİLİ MAAŞLARI NE OLSUN?” DİYE SORDUKLARINDA “ÖĞRETMEN MAAŞLARINI GEÇMESİN” DİYOR. 

Sayın Şener, öğretmenin şu anda toplumdaki yeri, öğrenci ve veli karşısındaki durumunun oldukça sıkıntıya girdiği söyleniyor. Sizce bu konudaki durum nedir?

Elbette bizim için çok önemli bir soru bu, ben çok teşekkür ediyorum özellikle bu soruyu sorduğunuz için. Öğretmenin itibarsızlaştırılması böyle sanki bir sihirli değnekle dokunuldu, “Öğretmen kimmiş canım” noktasına getirildi. Öyle bir hale geldik. Öğretmene saygının, öğretmene sevginin, öğretmenin itibarının tekrar yerine getirilmesi lazım. Yani tekrar yerine getirilmesinden kasıt, biraz önce söyledim sayın başbakan’ın 15 saat çalışıyorlar demesi öğretmenleri bitirme noktasına getirdi. İtibarını yerle bir etti. Biz 15 saat çalışmıyoruz. Basit hesap yapalım. 6 saat ilkokul öğrencisi bir günde 6 saat ders yapıyor. Beşle çarpın 30 eder. Bunun öncesinin planlamasını, sonrasının planlamasını hesaplayın, günlük sekiz saat. Beş kere sekiz kırk saat. Haftada kırk saat biz çalışıyoruz. Ama sayın başbakan diyor ki bunlar 15 saat çalışıyorlar. Neye dayanarak söylüyor bunu? Maaş karşılığı 15 saat diye bir ibare var. Hâlbuki biz kırk saat çalışıyoruz. Bir de OECD raporlarının net rakamları Türkiye’de öğretmenler 1840 saat çalışıyorlar. OECD ortalaması 1600 saat. Yani biz 240 saat oradaki meslektaşlarımızdan fazla çalışıyoruz. Fazla çalıştığımızı bakanlık da biliyor, ama kamuoyunda özellikle “öğretmenler az çalışıyor, çok para kazanıyor çok tatil yapıyor” imajı yaratılıyor. Ondan sonra veli de, “Aaa bunlar ne iş yapıyor ki?” diye düşünüyor. Arkadaşlar öğretmen ne iş yapıyor ki diyemezsiniz. Öğretmen öğretmenlik yapar. Bir sınıfta ortalama 30 öğrenci var. Bu otuz öğrenci demek, otuz tane farklı birey, otuz tane farklı beyin, otuz tane farklı kişi. Siz bunların hepsini hem akademik yönden yetiştireceksiniz, hem davranış yönünden yetiştireceksiniz ve bir kırk dakika ,bir hafta, bir ay değil, yıllarca yapacaksınız bu işi.

Yani bu öyle kolay bir şey değildir. Bu arkadaşlardan herhangi birine diyelim ki buyur gel sınıfa gir. Öğretmen varken bile geldiğinde biz çok duyuyoruz: “Allah size sabır versin” diyor. Sen bunu söylerken öğretmenin gerçekten saygınlığını, değerini yerine koymazken, onu küçültmeye, itibarını zedelemeye çalışırsan, eğitimin kalitesi düşer, toplum zarar görür. O çocuklar davranış yönünde güzel yetişemezler. Ne yazık ki birbirini anlamayan bir toplum olmaya gideriz.

Eğitimin kalitesi ile oynamamak lazım. Öğretmenle hele hiç oynamamak lazım. İngiliz eğitim bakanına; “siz öğretmenlere neden çok maaş ödüyorsunuz?” diyorlar. O da diyor ki; evet, ülkemizin geleceğini hazırlıyor onlar. Tek kelime. Hatırlıyorum Atatürk’ün Cumhuriyetin ilk yıllarında “milletvekili maaşları ne olsun?” diye sorduklarında “öğretmen maaşlarını geçmesin” diyor. Aradaki farka bakar mısınız? Şimdi öğretmeni siz ikinci iş yapmaya mahkûm ederseniz, eğitimin de kalitesi düşer. Öğretmen de işine kendini veremez. Kesinlikle ve kesinlikle fakirlik sınırının üzerinde maaş ödenmelidir diyorum.

 

Çıkarılan bir yasa ile 40 yaşını geçenler devlet memurluğuna alınmıyor. Aynı zamanda devletin değişik kurumlarında çalışan memurlar bu yaştan sonra kurumlar arası geçişte yapamıyor. Bu şekilde mağduriyetler oluştuğunu düşünüyor musunuz?

Teşekkür ederim. Atanmayan öğretmenler, dikkat edin atanamayan öğretmenler deniyor genelde. Ben katılmıyorum. Atanamayan değil atanmayan öğretmenler için bu büyük bir mağduriyet oluşturuyor. Şimdi ülkemizin eğitim politikası içerisinde atanmayan öğretmen ihtiyacının iyi hesaplanması ve üniversitelere alınacak, öğretmen yetişecek öğrenci sayısının iyi belirlenmesi lazımdır. Bir defa “hiçbir şey olamıyorsa öğretmen ol” mantığıyla başlandığı için, haydi bakalım eğitim fakültelerine dolduralım. İhtiyaçtan fazla öğretmen yetiştirildiği için, bir zamanda öğretmen bulamadılar, o diğer fakültelerden mezun olanları öğretmen yapmak zorunda kaldılar çünkü öğretmen yoktu. Sonra talep çoğalınca, okullarda da, üniversitelerde eğitim fakülteleri açılıp öğretmen yetiştirme sınıflarının sayılarını katlayarak artırdılar. Yıllık öğretmen ihtiyacı hesaplanarak aslında bu çözülebilir. Ancak mevcut ortamda şu anda bildiğimiz rakam atanmayan 250.000 öğretmen var. 200.000 de öğretmene ihtiyacı var ülkemizin. Şu anda hemen. Fakat bir anda maliye bakanlığı ile yapılan anlaşmalar gereği sanıyorum kadro vermiyorlar. Şimdi 40.000 kadro verildi bu yıl diyelim. Sizin 250.000 öğretmenin içerisinden, mezun öğretmenin içerisinden KPSS sınavını kazananları atıyorlar. Bir kere sınava sokulması da doğru değil tekrar öğretmen arkadaşların. Zaten o okulu bitirmiş birisi öğretmen olmuş demektir. Şayet öğretmen olmaya yeterli görülmüyorsa mezun edilmemelidir. Orayı bitirememelidir bu arkadaşlar. Orayı bitirdiğine göre bu öğretmendir. Şimdi işin ilginç tarafı da, biraz önce siz de söylediniz, kendini öğretmen olarak hazırlayan kişi başka işte yapamıyor. Ben şimdi öğretmenin, düşünüyorum ben ne iş yapabilirim.

40 yaşından sonra seni başka işe yönlendirmek zorunda kalıyorlar. Hangi işe gireceksin. Yapamaz. Başka işte bilmez. Çünkü öyle bir eğitim almadı. Öğretmen, öğretecek. Öğreten kişi olacak. Bu sorunu hükümet daha fazla kadro açarak, hatta bir zincirleme çözüm önerisi de sunabilirim ben. Örnek olarak söylüyorum: 3600 göstergeye yükseltilsin emekli maaşı ve taban aylık. Şu anda çalışan, emekliliğini hak etmiş bir sürü arkadaşımız emekli olacaktır. Yerlerine kadro açılacaktır. Bunu yapmıyor, öteki arkadaşlarımızda tam böyle üniversiteye gidiyor çocukları emekliliğe ayrılamıyorlar. Hani ben emekliliği teşvik ediyor gibi algılanmasın lütfen. Öyle bir şey söylemiyorum. Ama emekli olmak isteyip te ekonomik sebeplerden olamayan arkadaşların da önünü açarsanız, atanmayan öğretmenlerin de atanmasını sağlamış olursunuz.

Şimdi 28 tane arkadaşımız intihar etti. Atanmayan öğretmenlerden. Yazıktır bu gençler bu eğitimi alıyorlar, eğitimi almış kişiler, bir de hırsla çalışmak istiyorlar. İdealist arkadaşlar. Gelecekler, eğitime katkı sunacaklar. Biz onların atanmasından yanayız. Atanmayan öğretmenler platformuna da sendika olarak katkı sağlıyoruz. Onların afiş, baskı, broşür gibi ihtiyaçlarını sendikamız, genel merkezimiz destekliyor. Eylem yaparlarsa da biz onlara her zaman desteğimizi sunuyoruz. Öğretmen olarak mezun olmuşsa eğer sınava almadan atanmaları gerekiyor. Tabii çok kalabalık olunca da tekrar bir seçme yapıyorlar. Seçme hakkı versinler ancak 40 yaş sınırını kaldırsınlar. Bu kişinin psikolojisini de bozuyor.

Ücretli öğretmenlerin aldıkları ücret konusu…!

Bunları kimlerden alıyor, atanmayan öğretmenlerden alıyor. Ötekisine aynı işi yaptırıyorsunuz, birine normal maaş ödüyorsunuz, birine sadece ders ücreti ödüyorsunuz! Bu gerçekten emek sömürüsüdür. Başka bir şey diyemiyorum. Üstelik başka kurumlarda yoktur bu; ücretli hemşirelik, ücretli doktorluk diye bir kavram yok başka bir meslekte. Ama ücretli öğretmenlik diye bir kavram var. Bu sizin eğitime ne kadar, hangi açıyla baktığınıza da bağlı, yani “Ben sınıfa sokayım da, şu boşluğu dolduruvereyim” mantığıdır bu. Doğru değildir. Atanmayan öğretmenlerin sömürülmesidir bu. Kesinlikle karşıyız biz buna. Kadrolu olarak atayıp öyle faydalanmasında yarar var.

Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

Kaynak: (İHA) - İhlas Haber Ajansı Editör: Metehan OĞUZ
 
Etiketler: Bilal, Şener, Röportajı:, “Türban, dahil, dinsel, sembollerin, sınıfa, girmesine, karşıyız”,
Yorumlar
Ulusal Gazeteler
Yazarlar
Süper Lig
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
1
Trabzonspor
53
0
3
8
15
26
2
Başakşehir FK
53
0
3
8
15
26
3
Galatasaray
50
0
4
8
14
26
4
Sivasspor
49
0
5
7
14
26
5
Beşiktaş
44
0
8
5
13
26
6
Alanyaspor
43
0
7
7
12
26
7
Fenerbahçe
40
0
8
7
11
26
8
Göztepe
37
0
9
7
10
26
9
Gaziantep FK
32
0
10
8
8
26
10
Denizlispor
31
0
11
7
8
26
11
Antalyaspor
30
0
10
9
7
26
12
Gençlerbirliği
28
0
12
7
7
26
13
Kasımpaşa
26
0
14
5
7
26
14
Konyaspor
26
0
10
11
5
26
15
Yeni Malatyaspor
25
0
13
7
6
26
16
Çaykur Rizespor
25
0
15
4
7
26
17
MKE Ankaragücü
23
0
13
8
5
26
18
Kayserispor
22
0
14
7
5
26
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv
Modül 1

Bu modül kullanıcı tarafından yönetilir, ister kod girilir ister iframe ile içerik çekilir. Toplamda kullanıcı 5 modül ekleme hakkına sahiptir, bu modül dahil tüm sağdaki modüller manuel olarak sıralanabilir.

Haber Yazılımı