Haber Detayı
06 Ağustos 2013 - Salı 15:11
 
Gergerlioğlu; “Türkiye’de bir ‘Türk Sorunu’ var”
Röportaj Haberi


Aktivist doktor Ömer Faruk Gergerlioğlu ile İzmit Antik Barış Otel’de "çözüm süreci" ile ilgili röportajında çok çarpıcı konular konuşuldu.

Çözüm Sürecinin başarıya ulaşmaması durumunda  bölünme olabileceği, Türkiye’de bir Türk sorununun varlığı, 28 Şubat sürecinden sonra kontrolü ele geçiren askerlerin çözümün gelmemesi için özel uğraşlar verdikleri gibi konulara da değinilen Zekeriya Soydaş’ın çarpıcı röportajı Gergerlioğlu’nun kendisini tanıtmasıyla başladı.

 

Zekeriya SOYDAŞ(Z.S.): Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız.

Ömer Faruk Gergerlioğlu(Ö.F.G.):1965 Karaağaç doğumluyum. Doktorum. 1984 yılında tıp fakültesine girdim. İlk ve ortaöğretimimi Bursa’da bitirdim. Bursa imam hatip lisesini bitirdim. Daha sonra tıp fakültesine girdim. 1990 yılında tıp fakültesini bitirdim. Daha sonra yurdun çeşitli yerlerinde mecburi hizmet yaptıktan sonra. İstanbul Süreyya paşa göğüs hastalıkları hastanesinde göğüs hastalıkları ihtisasına başladım. Daha sonra 2000 yılında göğüs hastalıkları ihtisasını bitirdim ve göğüs hastalıkları uzmanı oldum.

Göğüs hastalıkları ve tüberküloz uzmanı. 2000 yılından itibaren İzmit’teyim. 13 yıldır İzmit’te hem Seka Devlet hastanesinde çalışıyorum hem de farklı sosyal çalışmalar içinde bulunuyorum.

 

Z.S.: Sivil toplum Örgütleriyle tanışıklığınız, girişiniz nasıl oldu?

Ö.F.G.: Ailece gözümüzü açtığımız zaman zaten kendimizi sivil toplum örgütlerinde siyasal bir ortamda bulduk. Babam rahmetli zaten Büyük Doğu ekolünden gelen Necip Fazıl’ın talebeliğini yapmış olan bir insandı. Dini kimliği itibariyle oldukça önemli mağduriyetlere uğratılmış bir insandı. Biz de böyle bir ortamda gözümüzü açtık. büyüklerimiz belli bir siyasal çizgini takipçisiydi ve bizde olayları yakınen izliyorduk. Siyaset 1980 öncesi bizim ailemizde yoğun bir şekilde konuşulan bir konuydu. 80 sonrası hakeza böyle oldu. Okul yıllarımızda yine siyaset ve dünyevi fikirlerimi çok düşündük, tahliller yaptık. Ardından okulumuz bitirdikten sonra doktor olduktan sonra geldiğimiz İzmit’te 2003 yılında Mazlumder Kocaeli şube başkanlığını üstlendik. 2007’nin sonuna kadar bu görevi ifa ettik. Daha sonra Mazlumder genel başkanı oldum 1 – 1,5 yıl kadar. Daha sonra kendi isteğimle görevi bıraktım. Ama tabii çeşitli sivil ve sosyal aktiviteler içerisinde sürekli bulunduk. Resmi bir görevimiz olmasa da, insan hakları savunuculuğundan uzak kalmadık. Çeşitli imza kampanyaları, sivil toplum aktiviteleri ve bunun benzeri gayretler içerisinde sürekli bulundum.

 

Z.S.: Şu anda aktif olarak hangi STK’lar var ön plana çıkan?

Ö.F.G.: Şu anda benim içinde bulunduğum Kocaeli Barış Platformunun sözcülüğünü yürütüyorum. Onun dışında MAZLUMDER ve İDEBİR’de üyeliğim var. Ama şu anda aktif bir şekilde Kocaeli Barış Platformunun sözcülüğü ve onun aktiviteleriyle uğraşıyorum. Onun dışında işte bazı web sitelerinde ulusal ve yerel gazetelerde yazılarım yayınlandı. 2007 yılından itibaren yerel bir gazetede yazılarım yayınlanıyor. Daha sonra ulusal web sitelerinde yazılarım yayınlanmaya başladı. Böyle de bir aktivitemiz var.


“DEVLET KENDİ ELİYLE BİR IRKI ASİMİLE EDİYORDU” 

Z.S.: Ömer Faruk bey, şu anda gündemi en çok meşgul eden ve bizimde üzerine eğileceğimiz konu “Çözüm Süreci”. Son zamanlarda, hükümet bir sürü açılımın peşine bunu da getirdi. Çözüm süreci deyince ne anlıyoruz? Ne anlamalıyız?

 

Ö.F.G.: Şimdi, yani cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Kürt meselesinde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucuları önemli hatalar yaptılar. O zamanlarda halledilmesi gereken, acil bir şekilde halledilmesi gereken, bir mesele olarak masanın üzerindeydi Kürt meselesi. Ama insan haklarına uygun bir şekilde halletmektense, herkesi Türkleştirerek, Türklük potası altında eriterek, halletmeyi düşündüler. “Bu sorunu böyle çözeriz” diye düşündüler. Ama yanlış bir çözüm oldu tabii. Bu, iş işten geçtikten sonra çeşitli isyanlarla kendisini gösterdi. 1925’te Şeyh Sait isyanı, 1930’da Ağrı isyanları ve devam ede gelen birçok sıkıntıyla, huzursuzlukla devam eden bir sorun oldu. Çünkü devlet kendi eliyle bir ırkı asimile ediyordu, inkâr ediyordu ve Türkleştirmeye çalışıyordu. Bu çok önemli bir insan hakları sorunuydu. Bir müddet, belki insan hakları anlayışının Türkiye’de yeterince gelişmemesinden dolayı, sivil toplumun  bu konuda çok önemli bir reaksiyon göstermesinden dolayı çok hissedilmese de , ilerleyen yıllarda daha önemli bir konu haline geldi. Ve gün geçtikçe sorun ön plana çıktı ve çözüm sürecine gelmemiz gerekti. Çünkü çözüm süreci Türkiye’nin yıllardır beklediği bir sorundu.

 

Z.S.: Yani siyasi süreç buraya doğru sürükledi bizi!

Ö.F.G.: Sürükledi. Yani bir sıkıntı, bir yanlış ortaya çıkarmışsınız buna reaksiyon olmuş, bunu bir şekilde çözmek zorundasınız. Başka bir çaresi yok.

 

Z.S.: Yalnız Şeyh Sait isyanı İslamcı bir isyan olarak başlamadı mı? yoksa direkt Kürtçü - İslamcı bir isyan olarak mı başladı?

Ö.F.G.: Uğur Mumcu’nun da bu konuda bir eseri var. Ciddi bir araştırması. “Kürt İslam ayaklanması” der. Yani Kürtlerin çiğnenen haklarıyla ilgili de orada bir reaksiyon vardır. İşte o dönemin tarihi vesikaları incelendiği zaman tamamen pür dini bir ayaklanmadan ziyade, Kürtlerin haklarının çiğnenmesine yönelik bir reaksiyonun bu ayaklanmada rol oynadığını görüyoruz. Şimdi sorun büyüdü, büyüdü biliyorsunuz, gençlik arasında konuşulan önemli bir sorun oldu. 1950 – 60 – 70’li yıllarda doğuda bu konu üniversite gençliği arasında yoğun bir şekilde konuşulan bir sorundu. Bu Doğu Devrimci Kültür Ocakları denen kuruluşlarla başladı. Daha sonra daha da radikalleşerek sol alanda kendini gösteren irili ufaklı birçok örgüt bu sorun konusunda çeşitli aktivitelerde bulundu. Kimisi legal, kimisi illegal. En sonunda PKK diğer bu örgütleri bastırarak tek bir güç haline geldi ve devletle de savaşa girmeyi göze aldı. Ve biliyorsunuz kaç yıldır devam eden, genelkurmayın tabiriyle; “düşük yoğunluklu bir savaş” yaşanmış oldu. On binlerce insan öldü. Türkiye bütün servetini bu noktaya akıttı. Yani serveti bırakın canlar gitti, geri gelmeyecek çok büyük bir sıkıntı oluştu. Ve bunun adı nedir? sıkıntıyı çözmek gerekir. Bir çözüm süreci olması gerekir. Bunu birisinin mutlaka başlatması gerekir.

 

Z.S.: Birisinin elini taşın altına koyması gerekir! Yıllar önce Fikret Başkaya “Paradigmanın İflası” diye bir yazı (kitap) yazdı. Orada Kürtlerle İslamcılara Kemalistler tarafından gelen baskının bir yerde patlayacağını, devam etmeyeceğini işaret ediyordu. İnsanlar daha çok İslamcılardan beklerken Kürtlerden çıktı. Bu konuda söylemek istediğiniz bir şey var mı?

 

Ö.F.G.: Yani tabii bunlar Türkiye’de şu anda önemli sıkıntılar, insan hakları sorunları var. Rejimin, çoğunluğu dini olan alana yaptığı baskılar, Kürtlerin haklarına yönelik olarak yaptığı baskılar ve genel olarak Alevilerin haklarının tanınmaması ve onların hala bir azınlık olarak kendilerini görmeleri ile ilgili sorunlar olarak cereyan ediyor. Şimdi iki ana sorun din ve vicdan özgürlüğü ve Kürt sorunu Türkiye’nin en büyük insan hakları sorunları oldu yıllarca. Ve belki din ve vicdan özgürlüğü alanında da birtakım sıkıntılar, yer yer belki isyanlar şeklinde oldu. Bazı ufak tefek başkaldırmalar olsa da genel olarak “sivil siyaset alanında muhalefet (şiddete başvurmayan)” şeklinde oldu. Tek parti rejiminin zulmüne karşılık Menderes’in ortaya çıkmasıyla dini muhalefet oraya aktı ve Menderes’te kendisini ifade etti. Ama daha sonra tabii sağ ve sol siyaset ayrımından ziyade insanlar biraz daha konunun inceliklerine vakıf olup kendi dinlerinin getirmiş olduğu anlayışlara göre bir siyasi kimlik kazanmaya başladılar. 1960’lı yıllarda ilk çekirdekleri atılan Mısır’dan, Pakistan’dan ilhamlarını alan İslamcı siyaset hareketi, 1970’li yıllarda kendisini daha da gösterdi. Siyasal alana çıktı. Ve 1980’li yıllarda askeri darbelere rağmen yine varlığını korudu ve diğer milliyetçi ve sol unsurların bastırılmasından sonra da iyice belirginleşerek ortaya çıktı ve Türkiye’de genelde bir muhalefetin görülmesine yol açtı. Bu partileşme kanalıyla oldu.


“PKK, DEVLETE ‘SORUNU ANCAK  BENİMLE ÇÖZEBİLİRSİN’ DEDİ” 

Z.S.: Henüz İslamcı unsurlardan bahsediyoruz değil mi? Henüz Kürt unsuru yok?

Ö.F.G.: Değil değil tabii işte İslami unsurlar olarak MNP, MSP, Refah Saadet malum çizgisi gittikçe kuvvetlenerek ilk önce belediyeleri, daha sonra iktidarı ele geçirdi. İşte biliyorsunuz, iktidarı ele geçirdi ama 28 Şubat darbesine maruz kaldı. Ama çoğunluğun dini anlayışı olduğu için yine 1000 yıl süremedi (gülüşmeler). 28 Şubat ve sonuçta Refah geleneğinden kopsa da Necmettin Erbakan’dan ayrılsa da yani biraz anlayış değiştirdiklerini söylese de, o gelenekten, milli görüş geleneğinden gelen ama farklı bir çerçeveye oturmuş olan bir anlayış İslami motifleri ile beraber Türkiye’nin son on yılına damgasını vurdu. Bu tabii “dini muhalefetin” belki işte 90 yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihinde niçin önemli olduğunu gösteriyordu. Çünkü dini bastırmaya çalışırsanız o bir şekilde kendisini ifade etmeye çalışır. Bu belki çok baskıcı zamanlarda kendine bir yol bulamaz, ama ya siyasal kanaldan kendine bir yol bulursa kendisini ifade eder, ya da bir başka kanaldan olur. Türkiye’de bu bir büyük kalkışma şeklinde seyretmedi. İslamcı düşünce siyasal kanalda kendisine bir yol bulunca bu kanaldan hareket etti. Ama tabii Kürt meselesinde biraz daha farklı cereyan etti. Kürtler de büyük bir haksızlığa uğramıştı ve bir çıkış yolu arıyorlardı. İşte biraz evvel dediğim gibi, Türkiye’de siyasal akımlar hep gençlik eliyle başlar. Gençlik, üniversite gençliği doğuda önemli kıpırdanmalar yaptı. Bir 68 kuşağı da etkiledi doğudaki sol akımların, sol ve kürt kimliğini isteyen akımlar gittikçe güç sahibi olmaya başladı. Doğu, Güneydoğu  dindar bir toplumdur. 1970-80’lere kadar dini ağırlıklı partiler ön plandaydı. İşte MNP, MSP, Refah çizgisi o bölgede silme bütün oyları alırdı. Ama zamanla Kürt kimliği konusundaki problemler, devletin Kürt kimliğini kabul etmemesinden dolayı insanların Kürt duyarlılıkları dini anlayışlarının da üstüne çıkarak, bir yerde kendisini sosyalist olarak belirlemiş bir akıma kapılmalarına neden oldu. Yani gittikçe artan bir destek sahibi oldular. Ve işte bugünlere gelindi. PKK eliyle Kürt sorunu savaş yoluyla, çatışmalar yoluyla gündeme geldi ve bir devletle hem çatışma yoluyla, hem de siyasal anlamda daha sonra legalleşen partisiyle bir muhatap oldu ve devlete “sorunu ancak  benimle çözebilirsin” dedi adeta. Devlette bu yolu tercih etti sorunu “bu tür bir inisiyatif almış bir yapıyla masaya oturarak  çözebilirim” diye dşündü sonunda ve böyle bir  son duruma geldik

 

Z.S.: Çözüm süreci ile birlikte Kürtlere birtakım haklar verildi. Bu hakların verilmesiyle beraber ülkede bir “çözülme başladı” gibi bir imaj oluştu. Hani bu çözüm süreci ile birlikte Kürtlere verilen haklar birleştirici mi oldu, yoksa Kürtlerin devlet kurabileceklerine inanmalarına mı sebep oldu?

Ö.F.G.: Şimdi, tabii şu var, başta yapılmış büyük bir yanlış var. Adeta bir deli kuyuya bir taş atmış kırk akıllı onu çıkarmaya çalışıyor. Baştan başlatılan bir eşitsizlik var ve bu normal karşılanmış. Daha sonra birisi bunu, bu anormalliği normalleştirmek gerektiğini söylediği zaman kıyamet kopuyor. İnsanlar buna reaksiyon gösteriyor; “nasıl olur da böyle bir şey olabilir?” Kürtlere birtakım haklar verilmesi onlarla yıllarca çatıştığımız için onlara karşı bir zaafiyettir ve devlet kurmalarına yol açar. Ülkenin bölünmesine yol açar. Genel olarak bakıldığı zaman, anketlere bakıldığı zaman Kürtlere soruluyor, bölünme mi yoksa onurlu ve eşit bir yurttaşlık  biçimi mi diye sorulduğu zaman, büyük bir çoğunluk bölünmeden yana değil. “Bölünmekten başka bir çare yoktur diyen de vardır.” Ama Kürtlerin büyük bir çoğunluğu bu topraklar üzerinde beraber kendi kimliklerine saygı gösterilerek, eşit vatandaşlık statüsü verilerek bu topraklarda hep birlikte yaşanabileceğine inanıyorlar. Şu anda benim gördüğüm durum böyle. Ama Türk halkı açısından bu bir sorun teşkil ediyor. “Hani yıllarca çatıştık bak demek ki yenildik ki böyle tavizler verildi” diyebiliyorlar. Ama ben bunları taviz olarak görmüyorum, çünkü biraz evvel dediğim gibi anormalliği normal olarak görmüştük, doğal olarak görmüştük, aslında şu anda olan normaldir. Sorunun bitirilmesi için eşit vatandaşlığa ulaşma çabası olması gerekendir.

 

ABDULLAH ÖCALAN, ÖNEMLİ BİR KARİZMA EDİNMİŞ BİR KİŞİ”

Z.S.: Bu çözüm süreciyle birlikte Abdullah Öcalan çok fazla popüler yapılmadı mı? Yani şu anda birçok Kürt aydını ve Kürt onu peygamber gibi görmeye başladı. Yani kurtarıcı gibi görmeye başladı. En azından bize öyle yansıtılıyor.

 

Ö.F.G.: Şöyle ki, zaten yıllardır Abdullah Öcalan’ın önemli bir şeyi var hakimiyeti var  örgüt üzerinde, bölge üzerinde. Gittikçe artan BDP’nin bir oy oranı var. Hani belki kimisi “yok AK Parti bölgede daha üst sıradadır” hesapları sürekli yapıyor ama benim gördüğüm son on beş yirmi yıla baktığımız zaman, bölgede Kürt legal hareketi sürekli oylarını artırmaktadır. Milletvekili sayısını artırmaktadır. Kürt silahlı hareketi sürekli militan toplamaktadır. Binlerce insan kendisine akmaktadır. Devlet büyük bir gücüyle ona vurduğu halde yıllarca onu yıkamamıştır. Abdullah Öcalan tabi bu hem legal hem illegal çalışmaların üstünde zaten örgütünün kurucusu olarak önemli bir karizma edinmiş bir kişi. İster sevin ister sevmeyin ama bu bir gerçek. Önemli bir karizma edinmiş sonunda da işte hapishaneye alındı İmralı’ya alındı, bu da Kürt kamuoyunda ona karşı bir sempati oluşmasına yol açtı.

 

Z.S.: Kahramanlaşmasına yol açtı

Ö.F.G.: Kahramanlaştı tabii. İşin doğrusu ve adeta bir Mandela olarak görülüyor şu anda Kürt kamuoyunda. Abdullah Öcalan belki her kesim için, tüm Kürtler için böyle bir pozisyonda değil, ondan nefret eden Kürtlerde var. Bu bir gerçek, ama yükselen artan çoğunluk üzerinde önemli bir hakimiyeti var Abdullah Öcalan’ın. Yani adam cezaevine girmesine rağmen hâkimiyetini ilerletti, pekiştirdi. Halen devam etti. Tek muhatap halinde, kimse onu ekarte edemedi. Bu da önemli bir güç olduğunu gösteriyor açıkçası

 

Z.S.: Devlet eliyle güçlendirildiği söyleniyor. Çünkü içerdekini kontrol etmek daha kolaydır diye mi acaba böyle bir…

Ö.F.G.: Son zamanlarda o tür bir yönelişe girdi devlet benim gördüğüm kadarıyla. Açılım sürecinde hatta daha açılım derken işte bu son 2013 Ocak ayından itibaren başlayan süreç öncesinde medyatik hazırlıklar yapıldı. Dindar kamuoyuna da Abdullah Öcalan’ı biraz sempatik göstermeye çalıştıklarını görüyorduk biz. Hani Abdullah Öcalan da çocukluğunda namaz kılarmış, risale-i Nur cemaatine katılırmış ve benzeri gibi haberler sağda solda uçuşturulup, daha sonra anladık ki, hani bunlar belli bir MİT organizasyonuyla halkın böyle tansiyonunu düşürecek bir şekilde yapılmaya başlanmış bir enformasyon faaliyetiymiş. Bir süreç açıklanacak ama bu kişinin gençlikteki, çocukluktaki kimliğiyle ilgili birtakım açıklamalar yapılarak bir tansiyon düşürme operasyonu yapıldığını da daha anladık tabi.

 

Z.S.: Bilindiği kadarıyla siz çözüm sürecini başından beri destekleyen sürekli “daha fazla daha demokratik bir ortam” isteyen bir tavrınız var. Şimdi bu çözüm süreciyle birlikte halk yeterince bilinçlendirildi mi bilgilendirildi mi?

Ö.F.G.: Bilgilendirilmedi. Ben sadece çözüm süreciyle birlikte ortaya çıkıp ta bu süreci destekleyen bir insan değilim. Benim gibi birçok insan hakları savunucusu, aktivisti yıllardır Kürt sorununu Türkiye’nin en büyük sorunu olarak görüyor. Yani bu mesele çıkmadan önce bile, yani PKK silahlı çatışmalara başlamadan önce bile, biraz evvel dediğim gibi bizim ailede çok yoğun bir şekilde konuşulurdu. Benim çocukluk yıllarımda bile düşüncem buydu. Bu meseleye adil bir çözüm bulmak gerekiyor, Türkiye Cumhuriyeti devletinin Türkleştirme politikaları yanlıştır, çözüm bulunması gerekiyor. Tabii sorunun ortaya çıkması, çatışmaların çıkması, savaş boyutunu alması, son derece çetrefilli bir hale gelmesi karşısında belki “taraftar psikolojileri” yerleşti Türkler ve Kürtler arasında. Ama benim bir arada bulunduğum insan hakları mazlumlar için dayanışma derneğindeki (MAZLUMDER) pozisyonum icabınca da görüşlerim güçlendi. Kul ve insan haklarına uygun, adil bir çözüm bulmak zorundaydık ve bundan dolayı ben yıllarca “çözüm başlamalı barış süreci başlamalı, bu konuya herkes elini taşın altına koyarak bir çözüm bulmalı” diyordum. Yani yıllarca mesela son yıllarda...

 

Z.S.: Yeni başlamış değilim diyorsun yani?

Ö.F.G.: Yeni başlamış değil. Ben özellikle bunu söylüyorum. Kimisi hani hükümete göre rengini değiştiren insanlar vardır. Öyle değilim.

 

Z.S.: Zaman zaman söyleniyor…

Ö.F.G.: Biz yıllarca AK Parti barış sürecini, çözüm sürecini başlatmadı diye eleştirdik. Yerine göre sert eleştirdik. Roboski’yle ilgili konularda sert eleştirdim ama barış sürecini, çözüm sürecini başlattığı zamanda ayakta alkışladım. Hararetle alkışladım.

 

Z.S.: Hatta siz akil adamların Marmara grubuyla yakından ilgilendiniz. Buradaki organizasyonların da hemen hemen hepsinde önayak oluyorsunuz. Onları burada daha rahat bir ortamda fikirlerini anlatmaya çalışıyorsunuz bildiğim kadarıyla.

 

Ö.F.G.: Evet, tabii o organizasyonda da ister istemez akil insanlar bizi seçtiler. Çünkü Marmara grubundaki birçok arkadaşımızla biz yıllarca Kürt sorunu konusunda birçok aktivite içinde beraber olmuştuk. Yani İzmit’e yapılacak bir çalışmaya benim rehberlik etmem gerektiğini onlar zaten özellikle söylediler. Yani yıllarca bu işin içinde bulunan bir kişi olarak benim rehberlik etmemi  onlar istedi. “Özellikle sen bizim rehberimiz olacaksın. Çünkü bu konuda beraber yıllarca çalıştık” diye onların teklifi oldu.

 

Z.S.: Akil adamların raporları ne kadar uygulanabilir nitelik taşıyor? Demokratikleşme paketi neleri kapsıyor? Siz neler olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Ö.F.G.: Tabii bu raporlarda önemli hususlar var. Çok Dikkatle incelenmeli yani bunu kamuoyu yeterince incelemedi benim gördüğüm kadarıyla. Akil insanların raporları yeterince tetkik edilmedi. Aslında çok önemli vurgular vardı. Halkın tansiyonunu ölçtüler ve tetkik ettiler insanların görüşlerini, düşüncelerini ve bir rapor olarak sundular. Burada çok önemli tespitler vardı. Aslında her bölgenin farklı akil insanlar raporları vardı. Göz atabildiğimiz kadarıyla oldukça önemli tespitler olduğunu gördük. Farklı farklı bölgelerde tabii duyarlılıklar var. İnsanlar çıkıp belki enerjilerini ortaya koyup protestolar yaptılar, bağırdılar çağırdılar, ama bunların da bir şekilde yapılması gerekiyordu. Yani akil insanlar bunların da görünür olmasına vesile oldular. Çokta zararlı değildi.

 

Z.S.: Akil adamlar bir türlü gaz alma aracı olarak mı görüldüler? Çünkü protestolar halkı biraz daha…

Ö.F.G.: Evet, biraz da öyle oldu tabii. Şimdi hani tansiyon insanlar içinde biriktirip biriktirip bir patlamaya geçebilirler. Ama akil insanlar kanalıyla tepkilerini yerel olarak istedikleri şekilde gösterdiler. Akil insanlar büyük bir fedakârlık gösterdiler. Belki çok marjinal gruplardan hakaretler yediler, provakatif olaylar yapıldı ama…

 

Z.S.: Kocaeli de de oldu

Ö.F.G.: Evet, Kocaeli’de de oldu. Ama onlarda önemli bir fedakârlıkla bu büyük dev sorunun halledilmesi yönünde büyük bir gayret sarf ettiler. Belki yer yer gururlarını ayaklar altına aldılar. Bunlar hakikaten bir insan için kolay hadiseler değil. Çünkü hepsi farklı çevrelerden çok değerli insanlardı. Yani sadece mesela AK Parti yandaşları değildi. İşte BDP’ye yakın isimler değildi. Saygın ve bu konu hakkında önemli fikirleri olan insanlardı. Ve önemli raporlar çıktı ortaya. Değerli bir çaba oldu sonuçta. Yani akil insanlar da  insanları tanıdı. Mağdurları tanıdı, halkı tanıdı. Çok önemli bir tecrübe yaşandı. Bu kamuoyu raporlar üzerinde bence biraz daha yoğun bir şekilde durmalı. Ben onu bir eksiklik olarak görüyorum. Yoğun bir şekilde onu tetkik etmeli artı….

 

Z.S.: Demokratikleşme neleri kapsıyor?

Ö.F.G.: Onların raporlarındaki mi?

 

Z.S.: Evet

Ö.F.G.: Burada tabii Kürtlerin eşit vatandaş olması yönündeki istekler tabii Güneydoğuda, Doğu Anadolu’da daha ön plana çıkıyor. Batıda Karadeniz’de, Ege’de Akdeniz’de tedirginlikler ön plana çıkıyor. Yani “ne verildi de, hangi taviz verildi de bu savaş durdu” şeklinde çok önemli bir soru batıda ön plana çıkıyor. Bu doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya da baktığımız zaman Ana dilde Eğitim, Kürtlerin eşit ve onurlu birer yurttaş olması gerektiği yönündeki istekler ön plana çıkıyor. Yani genel olarak böyle bir sürecin ortaya çıkmasıyla, hani “bir Kürdistan kurulmadan bu işe kesinlikle çözüm bulunamaz diyenler bile, madem böyle bir çözüm bulunabilecek, böyle bir çözümü anlamaya çalışalım” da dedi. Bunu da gördük. Demokratikleşme anlamında tabii yavaş yürüyen bir süreç var. Anadilde eğitim konusu yıllarca reddedildi. Hükümet açılımları başlatmadan önce şiddetli bir şekilde ana dilde eğitime karşı çıktı. Ama belki bir zaman sonra anlıyoruz ki bunlar hep zamana, zemine göre koz olarak kullanılan unsurlar olmuş. Yani “ben buna izin veririm ama şimdilik bir kozum olarak yanımda kalsın” diyen bir devlet olduğunu ben düşünüyorum.

 

Z.S.: Aslında öyle bir duruma geldik ki, Anadilde eğitime herkes fit olmuş durumda. Aman daha fazlası olmasın diye düşünüyor!

Ö.F.G.: Evet, evet o da var. Yani yine de karşılıklı pazarlık unsurları var. Şimdi PKK’da bu süreçte Murat Karayılan’ın ağzından birçok söyleşi okuduk, dinledik, o da “biz yıllarca savaştık ne Türkiye bizi yenebildi ne de biz Türkiye’yi bölebildik. Konuya bir şekilde çözüm bulmalıyız” diyor. Zaten bu kararı PKK 1993’lerde almıştı. Özal’la yapılan görüşmelerde olduğunu biliyorduk. Yani demokratik bir Türkiye olması halinde silahı bırakacakları  konusunda daha 1993’lü yıllardan itibaren PKK’da bir karar olduğunu biliyorduk ama karşılıklı kozların paylaşılması anlamında herkes kendi argümanını ileri sürdü ve bugünlere gelindi. İşte Özal’ın ölümü sıradan bir ölüm değildi bildiğiniz gibi. Çözümü engelleme anlamında komplolar, suikastlar yapıldı. Efendime söyliyeyim işte 28 Şubat sürecinden sonra kontrolü ele geçiren askerler çözümün gelmemesi için özel uğraşlar verdiler. Öcalan’a gidip “Bizim tek düşmanımız İslam, onu halledeceğiz seninle bir geçici bir anlaşma yapalım” dediler . Ardından 2005’e kadar İmralı’nın yönetimini ellerinde bulundurdular. Abdullah Öcalan’a sık sık gidip; “sen bu hükümeti muhatap kabul etme, muhatap olan biziz, bizimle masaya oturacaksın nasıl olsa” diyerek sürecin çabuk başlamasını engellediler.

 

Z.S.: Ayak oyunlarıyla

Ö.F.G.: Tabii, çok büyük ayak oyunları oynandı aslında perde arkasında. Şimdi var olan uygulamalarla bir sorun çözülemeyeceği malum.

 

Z.S.: Evet, onun için hükümet çok radikal bir karar alarak çözüm sürecini başlattı. Çözüm süreci sonuca ulaşmazsa Türkiye’nin önünde ne gibi tehlikeler belirir? Özellikle de bölünür mü? En büyük endişe bu!

Ö.F.G.: Tabii şu anda çözüm süreciyle belki OSLO sürecinden sonra ikinci adım atılmış oldu. Yani aslında ikinci adım “bizim gördüğümüz ikinci adım”, aslında devlet biraz önce dediğim gibi çok adımlar atmış ama bunlar gizli olmuş. Yani 1993’ten beri devlet Öcalan’la görüşüyormuş açıkçası. Yani Özal öldükten sonra da görüşmüş. Erbakan da görüşmüş, Çiller kanalıyla görüşmeler olmuş, Mesut Yılmaz zamanında görüşmeler olmuş. Daha sonrasında yine Tayyip Erdoğan zamanında görüşmeler olmuş. Ondan öncesinde yönetimi elinde bulunduran askerler aracılığıyla sürekli pazarlıklar yapılmış. Ama belli bir yere gelinememiş. Tabii PKK’nın ilan ettiği ateşkesler var. Böyle bir ileri bir geriye giden bir süreç var. Ama son Oslo süreciyle gelinen bir nokta var. Ve ardından iyice artık su yüzüne çıkan bir durum var. Oslo süreciyle devletin PKK’yla bir yerde masaya oturduğunu herkes anlıyor. MİT kanalıyla

 

Z.S.: Hatta kabullenmiş ve destekler duruma gelmişler

Ö.F.G.: İnsanlar mı?

 

Z.S.: Evet

Ö.F.G.: Yani insanlar da tabii destekler duruma gelmişti ve Oslo sürecinde tabii benim gördüğüm kadarıyla PKK kendisinin dışlandığını hissederek sürece müdahale etti ve süreci sabote etti. Ve ardından hani belki “zaman her şeyin ilacıdır” derler, “zaman her şeyin çözücüsüdür” derler, taraflar da herkes de pozisyonunu biraz daha belirledi, sabitleştirdi. Kendisinin avantajlarını, karşısındakinin avantajlarını gördü ve son süreç başlamış oldu. Çözüm Süreci, barış süreci başarısız olursa Türkiye’yi ne bekliyor? Türkiye bölünür mü? Sorumuz buydu. Tabii bu çok önemli bir soru, şu anda da beni çok tedirgin edebilen, yer yer çok karamsarlaştırabilen soru. Şimdi tabii benim tahminimce de barış süreci, Çözüm Süreci şu anda eğer bir aksilik olup ta başarısızlığa uğrarsa Türkiye’yi çok büyük bir tehlike bekliyor. Gerçekten çok büyük sıkıntılı günler olabilir. olabileceğini ben düşünüyorum. Çünkü hem devlet hem halk eğer anlaşma olacaksa birtakım tavizler verebiliriz noktasına geldi ve karşısındakiyle el sıkışabilecek noktaya gelmişken anlaşma olmaması çok büyük bir felakete yol açar. Ama şu anda, hani barış süreçleri kolay değil belki bir itiş kakış ortamı oluyor yer yer PKK bazı gösteriler yapıyor, insanları kaçırıyor. Ufak tefek olaylar oluyor, ama süreç genel anlamda çatırdamıyor. Burada tabii bizim gördüğümüz kadarıyla en önemli etken Başbakan ve Öcalan’ın bazı noktalardaki mutabakatlarının sarsılmaması yatıyor. Yani onlar mutabakatlarını yapmışlar belli ki. Süreç bir şekilde ilerliyor. Yani hani bu mutabakattan çok haberdar olmayan kimseler böyle önemli çıkışlar yaparak süreci bozabileceklerini düşünüyorlar. Ama şu andaki görüntü itibariyle önemli bir mutabakat olması dolayısıyla çözüm süreci çok fazla bir sarsıntıya uğramayacak gibi ama eğer uğrarsa, çünkü Türkiye burası, dev bir sorunla uğraşıyoruz eğer uğrarsa o zaman hakikaten bir çatışma bölünme ortamının olması kaçınılmaz.

 

Z.S.: Özellikle şu son zamanlarda çözüm sürecinde ilerlerken Suriye’de bir Kürt devleti kurma çalışması var Kürtlerin. Bu olaya biraz daha biraz daha sıkıntı katıyor mu? Şöyle deniyor; önce Irak sonra Suriye, Türkiye’yi de aldık mı büyük Kürdistan haritası ortaya çıkıyor diye baya bir endişe var.

 

Ö.F.G.: Evet, şimdi yani Kürtlerin belki gönlünde yatan şey ise ona kimse bir şey diyemez. Yani çünkü dört ülkede birbirlerine yakın bir devlet oluşturabilecek Kürt nüfusu var.

 

Z.S.: Irak, İran, Suriye, Türkiye…

Ö.F.G.: Yani bunlar bölgeden çeşitli parçaları alarak bir devlet kurabilirler. Bu ihtimal olarak ortada açıkçası. Ama şu var, Özal'dan beri izlenen bir politika var. Özal’ın izlediği politika buydu. “Kürtlerle güçlenelim” politikası vardı. Yani Özal’ın “biz Kürtleri düşman olarak değil, onları dost olarak belleyelim çatışmayı değil anlaşmayı tercih edelim” çizgisi vardı. Şimdi böyle bir düşünce olabilir, ona ben bir şey demiyorum. Ama hani herkesin de böyle bir hak olarak baktığı zaman, insanlara belli bir çözüm süreci barış süreci derde derman olmuyorsa, işin gideceği nokta burasıdır. Diyecek bir şey yok. En önemli unsur insandır. Sorunlar çözülemiyor ve Yüz binlerce insan ölecekse sonuçta böyle bir akıbete gitmekten başka bir şey yok. Ama Türkiye veya diğer ülkeler kendi Kürtleriyle anlaşarak beraber bir çatıyı devam ettirebilirler. Bence halen bu zor değil

 

Z.S.: Çözüm sürecinde hata yapıldığını düşünüyor musunuz,Yapıldıysa nerelerde?

Ö.F.G.: Çözüm sürecinde bence halka bunu anlatma noktasında eksiklikler var. Özellikle iktidar partisinin “ben bunun sadece suni bir şekilde devletle PKK arasında el sıkışarak yaparımm” demesini ben biraz suni buluyorum. Halkın buna katılım göstermesi lazım.

 

Z.S.: Nasıl yani?

Ö.F.G.: Yani Ak parti bu anlaşmayı yapıyorsa kendi tabanına Kürt sorununu anlatmalı. Yani “ey millet ben böyle bir anlaşma yapacağım. Bu sorun şundan dolayı çıkmıştır. Şundan dolayı bu konuda çözüm bulmak lazımdır” diyerek kendi tabanına anlatmalı. Ben böyle bir anlatım pek görmüyorum. Hani AK Parti teşkilatları bu konuda bir gayret sarf etmiyor. Başbakanları ne derse, o ne derse o oluyor. Diyor. Ama AK Parti tabanı da bu noktada çok iyi bir durumda değil. Ama biraz tahrik ettiğiniz zaman hemen milliyetçiliğe sarılan bir tabandır aslında. AK Parti genel merkezinin bu konuda kendi tabanını eğitme noktasında büyük bir eksikliği olduğunu düşünüyorum. En büyük eksikliği burada görüyorum. Başbakanın karizması ile yürüyen bir olay var. Daha düne kadar şu anda söylenen barış, çözüm, Kürt sorunu gibi cümleleri söylediğimiz zaman, bizim gibi insan hakları aktivistleri “Kürtçü, şucu, bucu” gibi yaftalanırdı. Ama şu anda bunu devlet kendisi söylüyor. Hükümet kendisi söylüyor. Bu böyle olmaz. Yani AK Parti’nin tabanının, Recep Tayyip Erdoğan’a bu konuda muhalefet etmemesinin nedeni sadece onun karizması. Ama bu iş sadece karizmayla yürümez. Yani AK Parti teşkilatlarının  Kürt sorunu konusunda çok büyük bir gayret sarf etmesi, halkın arasında bunun tartışılmasının sağlamasını, anlatılmasını sağlaması gerekiyor. Ben burada çok büyük bir eksiklik görüyorum şahsen.

 

Z.S.: Yani görünüm şu: Biz bilmeyiz, onlar her şeyi bildiği için ne yaparsa doğrudur

Ö.F.G.: Evet böyle bir şey. Ama bu olmaz yani biz demokraside yaşıyorsak halkın katılımı olacaksa yani Recep Tayyip Erdoğan istediği kadar karizmatik bir lider olsun yeni bir anayasa yapılacaksa zaten halkın katılımıyla olacak. En iyi bir anayasa yapsanız da halk beğenmiyorsa anlamı vardır. Sen demokratik anayasa yaptın, halk belki antidemokratik anayasa istiyor. Yani halkı bu noktada yani insan hakları noktasında eğitmeniz gerekecek. Sorunların kaynağı hakkında, çözüm yolları konusunda yoğun bir şekilde konuşulması lazım. Bundan dolayı sıkıntılar çıkıyor. Daha dün bu ülkede asker cenazeleri dolayısı ile büyük olaylar oldu infialler oldu. Yer yer Kürtlerin evleri taşlandı, yağmalandı, çeşitli yerlerde bunu gördük. Nerdeyse iç savaş çıkacaktı. Yani böyle önemli sıkıntılar oluştu. Yıllardır birbiri ile kaynaşmış yaşayan Kürt ve Türk toplumu olduğu için yine bir iç savaş ortamı oluşmadı tabii ki. Ama çok gergin, yani artık yer yer çatışan Türkiye gerçeği izledik. Yani bunu şimdi bu sorunu tamamen ortadan kaldırmak istiyorsanız, devletin yaptığı yanlışı halka anlatmanız, en başta bunu halka iyice benimsetmeniz gerekir. Yoksa, yarın öbür gün buna insanlar reaksiyon gösterebilir. Yarın öbür gün Recep Tayyip Erdoğan olmayabilir. Türkiye ne yapacak acaba.

 

Z.S.: Yani şu anda çözüm için en büyük sıkıntı Başbakan’ın olmaması, gergin bir ortamın karışmasına neden olur mu?

Ö.F.G.: Olur. Yani Recep Tayyip Erdoğan dediğim gibi tek başına % 50’nin üzerinde oyu olan ve büyük karizması olan bir şahsiyet. Zaten onun varlığı hem olumlu anlamda hem olumsuz anlamda yansımaları olan bir konudur. Olumlu anlamda çok zor bir konuyu, baldıran zehiri içmeye bedel bir konuyu başlatabilecek bir insandır ortada konuştuğumuz. Gücü olan bir insandır. Olumsuz anlamda ise belki duygularına yenildiği, sinirlendiği, öfkelendiği zaman süreci, yeniden çok iyi ilerleyebilmiş bir süreci yeniden belki durdurabilecek bir insan olması da olayın olumsuz yönüdür.

 

Z.S.: Hükümet “dökülen kanların hesabı sorulsun” diyenler ile “bir daha kan dökülmesin” diyenlerin arasını bulabilecek midir? Hangisi makul bir söylemdir

Ö.F.G.: Yani hükümet bunun arasını bulabilir. Çünkü ne kadar insanlar öfkelense de, dışa yansıttıkları öfkeleri bir yanadır, ama vicdanında da söyledikleri bir başka sözdür. Yani içinde vicdanında sızlayanın tersine belki öfkeli sözler sarf ediyor olabilir insanlar. İşte bir takım küçük guruplar öfkeyle sürece karşı çıkabilir ama sonuçta arayı bulabilir dediğim gibi. Yani insanların yine vicdanları hâkim gelecektir. Bir takım tedirginlikler vardır. Ama insan hayatının üzerinde hiçbir gücün önemli bir şey olamayacağını insanlar anlayacaktır ve makul bir çözüm için “dökülen kanların hesabı sorulmayacak mı?” diye düşünenler bir noktada uzlaşma sağlayabilecektir diye düşünüyorum. Zaten hani asıl mantık, vicdan ‘’bir daha kan dökülmesin‘’ yaklaşımındadır. Yoksa kimseyi tekrar diriltecek  bir gücünüz yoktur. Olan olmuştur. Yapılacak bir şey yok ama bundan sonra insanların ölmemesi önemlidir. Buna yoğunlaşmamız gerekir. Ben bu konuda ilerleme sağlanabileceğini düşünüyorum. Yani sonuçta toplum eğer çok büyük bir reaksiyon gösterseydi zaten süreç hiç başlayamazdı.

 

Z.S.: Şu anda toptan (kökten) durmuştu...

Ö.F.G.: Evet, yani bu konuda ben sorduğunuz soruda bir uzlaşma bir ilerleme bir olumlu gelişme olacağını düşünüyorum.

 

Z.S.: Çözüm sürecinde muhalefetin sürece olumlu denebilecek katkıları var mı? Muhalefet derken siyasi muhalefetten bahsediyoruz.

Ö.F.G.: Yani tabi ilk başta MHP’nin çok sinirli seyrettiğini gördük. Ondan sonra sert bir muhalefete başladılar. Zaten onlardan beklenen de buydu. Ama bunun Türkiye’nin hayrına olmadığını kendilerinin anlaması lazım. Yer yer Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundaki Türtleştirme mantığı aslında MHP’lilere de zulmetmiştir. Tektipleştirici mantık yer yer çoğunlukla kullandığı MHP’lileri de 1980 sonrası ezebilmiştir. Eziyet edebilmiştir. Bunları da biliyoruz. O yüzden MHP’nin şimdi olayı böyle kısır bir çerçeveden bir at gözlüğü takarak seyretmesi değil, daha geniş bir persfektiften, Türkiye’de sorunlar doğuran sistemin elden geçirilmesi anlamında değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum. CHP zaten bu sorunların çıkmasına yol açan devlet partisi, parti devleti mantığını yıllardır devam ettiren bir anlayış olması hasebiyle, böyle topu taca atarak oynamakta. Rengini çok fazla belli etmeyerek işte yere, şarta, zamana göre değişik söylemler söyleyerek renksiz bir şekilde olayı götürmekte. Yani doğudaki oyları, batıdaki oyları ve benzeri konulardan dolayı aslında çok büyük bir puan kaybetmektedir. Yani nerede duracağını bilmeyen bir pati durumundadır. MHP en azından kendisinin ne olduğunu  apaçık göstermiştir. Ama CHP’de iyice bir belirsizlik ortamı vardır.

 

Z.S.: Bu nedenle olsa gerek ki DTP’li milletvekilleri özellikle daha çok CHP’ye çok kızıyor.

Ö.F.G.: Evet

 

Z.S.: Özerklik talepleri bölünmeyle eş anlamlı mıdır? Özellikle son zamanlarda DTP’li ve PYD’lilerin yaptığı bazı girişimler var. Özerklikten bahsediyorlardı. Bunu şu andaki süreç içerisinde bölünmeyle eş anlamlı sayabilir miyiz?

Ö.F.G.: Bence eş anlamlı değil. Zaten süreç oraya gidiyor. Avrupa konseyi yerel yönetimler özerklik şartı tanınması konusunda adımlar var. Her bölgeyi o bölgenin insanlarının yönetmesi aslında çok garip bir hadise değil. Türkiye buralara çok kötü yıllardan sonra geldi. Hani bilirsiniz Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşunda bazı milletvekilleri vardı derlerdi ki bu Urfa milletvekili. Adam hayatında Urfa’ya gitmemiş. İstanbul’da oturuyor, Ankara’da oturuyor Urfa milletvekili. İşte Mehmet Akif bilmem nerenin milletvekili idi, birçok böyle aydın, Türkiye’nin önemli aydınları, falancı yerin milletvekili. Adam hakikaten o ili görmemiş bile hayatında. O ille bir alakası yok, o ilin milletvekili seçilmiş. Şimdi bu kadar merkeziyetçi bir anlayış var. Ondan sonra tabii yıllar geçti demokrasi biraz yerleşti insanlar kendilerini ifade etmeye başladı ve işte yerelden adaylar seçilip adaylar seçilip merkeze gönderildi. Ama burada da çok ayak oyunları oynandı. Biliyorsunuz siyasi partiler paraya, güce göre insanlar seçtiler. O halkın gerçek temsilcileri değil ağalar, patronlar milletvekili oldu, zenginler milletvekili oldu ve halkın gerçek sesi çıkmadı. Aşiretler, işte ne bileyim çeşitli aşiretler, bucak aşireti yıllarca bölgede devletten de aldığı güçle büyük bir güç haline geldi ve milletvekilliği sürecini sürekli devam ettirdiler. Bunlar aslında hani halkın kendi insanıyla kendisini yönetmesi gerektiği konusunu daha bir gündeme getirdi. Buradan kaçınacak bir şey yok yani. Bu çok garip uzaklaşılması gereken bir hadise değil. Rahat olmak lazım bu konuda. Diyelim ki Karadeniz’de bir bölgede, Lazların yaşadığı bir bölgede, Lazların o bölgeyi yönetmesi ile Güneydoğu’da Kürtlerin yoğunlukta olduğu bir bölgede Kürtlerin bu şekilde bir söz sahibi olması, bunu çok garip karşılamamak lazım. İnsanlar bulundukları bölgede söz sahibi olduğunu hissetsin yani.

Şimdi tabiri caizse; bir evin içine gidipte o evin reisinin işine karışabiliyor musun bir yerde? “Kardeşim evde şöyle yapma böyle yapma” diye evin dışından çatlak ses çıkarabiliyor musun? Evin içinde özel bir hayatın olur

 

Z.S.: Ancak belki bir şeyler söylersin, önerirsin (ev halkına)

Ö.F.G.: Evet, belki bir şeyler söylersin ama orada bir yaptırım sahibi olamazsın. Orada olan bir hadise vardır. İyi, kötü insanlar birbiri ile geçinip gitmektedir. Belli bir hâkimiyet vardır. Yani buna biz kendi basit hayatımızdan baktığımız zaman bile aslında çok garip olmadığını, hani biz şimdi mesela aile hayatı olmasın, komünal bir hayat olsun mu diyelim? Mesela herkesin eli başkasının cebinde desek, belki işte herkesin ortak yönetime katıldığı bir kimliklerin tanınmadığı bir anlayışı söylemiş oluruz ki, bu çok anlamlı olmaz. Tabii ki her bölgede her mekânda insanların belli bir söz sahibi olma hakları vardır. Çok garip karşılamamak lazım.

 

Z.S.: Ömer bey; en önemli en kritik soru; Türkiye’de bir “Türk sorunu” var mıdır?

Ö.F.G.: Yani Türkiye’de bir Türk sorunu var maalesef. Çünkü devlet yıllarca yaptığı yanlıştan dolayı büyük bir Kürt sorunu oluşturdu. Ama bunu da normalleştirmesinden dolayı Kürt sorununun doğal gibi sunulmasından dolayı bir Türk sorunu oluştu. Türkler çoğunlukla Kürtlerin haklarının tanınmasını kendilerine yönelik bir tehdit olarak algılıyorlar şu anda çoğunlukla. Bunu görüyoruz, gözlemliyoruz. Ama bu tabii bizim insan hakları literatüründe şiddetle karşı çıktığımız bir olaydır. Yani “senin mağduriyetin durumunda hakkına kavuşman beni niye rahatsız etsin”. Sen hakkını aldığın zaman ben niye bundan rahatsız olayım. Al kardeşim. Senin alman beni de aslında güçlendirir. Derim ki, bir haksızlığa uğruyorsam seninle işbirliği yaparım. Ama insanoğlunda bir bencil yapı var. Yani bırakın bunu Türkler veya Kürtler bencildir demekten önce insan olarak, yaratılış olarak böyle benmerkezci bir yapımız vardır. Çocukluktan itibaren benmerkezciyizdir, ben bir tıpçı olarak bunu iyi bilirim, böyle çocuklar benmerkezci dönemler geçirirler. Başkası diye bir şey tanımazlar. Bütün dünya onların çevresinde dönmektedir. Bunlar aslında ilkel durumlardır. Yani Türklerin Türk sorunu oluşturması da ilkel bir duruştur aslında. Hani aşılamayacak bir durum da değildir. Maalesef devletin yaptığı zulümden dolayı bunlar ortaya çıkmıştır. Devlet yanlış anlayışları insanlara öğrete öğrete doğalmış gibi göstermiştir. Yani en doğal olmayan hadise insanlara doğalmış gibi gösterilince biraz önce dediğim gibi bu anormal duruma birisi dur dediği zaman, “sen nasıl olur da böyle bir şey diyebilirsin” diye insanları kendileri adına koymuş olduğu bu sorunu ortaya çıkarmıştır

 

Şöyle söyleniyordu yıllarca dindarlar arasında; ya bir Kürt meselesi var. Evet devlet zulüm yapmış ama İslam gelecek vahşet bitecek. İslam gelecek bütün sorunlar bitecek.  Eee!

Tamam kardeşim İslam’ın gelmesini bekleyelim. Geçici çözümler aramayalım, İslam hâkim olsun o zaman çözümler bulunur!

“Ya kardeşim Kürt sorunu var. İslam Allah bilir ne zaman gelir. Gel şu sorunu çözelim, belki hayatımız bitecek, gel şu sorunu çözelim.” dediğin zaman

“yok kardeşim öyle eğri büğrü çözüm olmaz. İslam gelecek, her sorun çözülecek.” denirdi.

Ama bir müddet sonra İslam’ın hâkim olmadığını da gördük ve böyle şeylerin de yanlış olduğunu gördük. Çünkü fıkıh içinde bulunulan hâli yaşamaktır bir yerde, değil mi? İçinde bulunduğun hâli yaşamaya fıkıh denir. Yani şehirde yaşıyorsak şehir şartlarını konuşmalıyız. Şöyle örnek vereyim,

“Ağrı Dağı’nın tepesinde yaşıyorsak ne olur?” vb gibi faraziyeye dayalı sorular sorulur

“ya kardeşim Ağrı Dağı’nın tepesinde yaşamıyoruz ki.”

“ya yaşarsak!” derler.

“Ya kardeşim şu an şehirde yaşıyoruz, şehir şartlarını konuşmalıyız. Ağrı Dağı’nda yaşarsak bu konu çözümlenir. Belki çözümlenir, o ayrı bir konu ama bana farz olan şu anda içinde yaşadığım toplumda bunu çözmektir. Bu şu olayı da getirir;

“yani ben kimlerin farklılığını kabul etmemeliyim. Onları kabul etmem beni İslam’dan çıkarır, gayri İslami telakki ettirir. Mesela Türk ne demek, Kürt ne demek, hepimiz Müslüman’ız demeliyiz” derdi dindarlar. Ama bunlar çözüm değil. Çünkü hepimiz Müslüman da olsak Kürt de var Türk de var. Belki bu Türklerin içinde dindar olmayanlar da var. Ne bileyim Kürt Müslüman olabilir. Türk Müslüman. Veya adam bir kere Türk Hıristiyan, Türk Zerdüşt, Kürt ateist. Yani sen oraya nasıl bir İslami çözüm bulacaksın? Burada dinden bağımsız olarak bu konuda çözüm bulunması gerekiyordu. Ki böyle bir anlayış zamanla dindarların Kürt sorunu konusunda sınıfta kalmasına yol açtı.

Bunu söylersem belki de tepki alacağım. Kürt sorununu din ile çözelim derken Kürtlerin tanınması gereken bir çok haklarını işte “İslam gelecek vahşet bitecek” mantığıyla göz ardı eden ve yahut da anlamayan onların hissiyatını hissetmeyen dindar topluluk çok büyük yanlışlığa imza atmış oldu. Kürt sorununda sınıfta kaldı. Kürt sorununun sahibi yıllardır sosyalistler oldu. Onlar bayraktarlığını yaptıktan yıllar sonra dindarlar “ya bu soruna hakikaten biz de bir şey diyelim” demeye başladılar. Bu tüm yeryüzündeki en büyük doğru anlayışın kendisinde olduğunu düşünen dindarlar açısından çok büyük bir eksi puandır. Çünkü dünyadaki halihazırdaki, sahadaki problemi, öbür dünyanın tüm sorunlarına çözüm bulacak anlayışa sahip olduğunu söyleyen sen, bunun bayraktarlığını sosyalist bir anlayışa bırakmış olarak kendi iddianla çelişiyorsun.

 

Z.S.: Türkiye’nin yetiştirmiş olduğu büyük entelektüellerden Alev Alatlı ısrarla bir konu üzerinde diyor ki; “Türk kimliği üst kimliktir, onun altında her şey toplanabilir. Türk kelimesini anayasadan çıkarmayın diyor.” Bu konuda ne dersiniz.?

Ö.F.G.: Ben bunları hastalıklı ayrım olarak görüyorum. Yıllardır şu söylendi bize: ya kardeşim Türk denince Müslüman akla geliyor. Diğer kimliklerin Türk adı altında birleştirmemizin ne zararı olabilir? Tamam, yani artık biz yüzlerce yıl önceki aynı dünyada yaşamıyoruz. Milli kimliklerin benimsendiği ve çok önemsendiği bir dünyada yaşıyoruz. Yani belki bundan 200 yıl önce Türk denince bu şemsiyenin altına kürtler de giriyordu, Araplar da giriyordu, Zazalar da giriyordu ve kimse de tiksinmiyordu. Ama milliyetler ortaya çıktı. Milliyetçilikler ortaya çıktı. Kendi kaderini kendi tayin etme anlayışı ortaya çıktı ve insanlar hani ne kadar iyi niyetli de olsa “senin hakkını çiğnetmeyeceğim kardeş, Türklük adı altında birleşelim” ne kadar samimi şekilde söylense de böyle bir söyleme razı olmazlar. İşin gerçeğini görmek lazım. Bu kadar kimliklerin tartışıldığı, bu kadar yoğun bir şekilde siyasal anlamda mesafenin alındığı ki “Kürt illerinde mesela batı illerinden çok daha fazla siyasallaşmış bir ortam vardır, onlar okumamış olsa bile bu konuları çok yoğun bir şekilde tartışan bir topluluk vardır.” Yani siyasal anlamda “birilerine geçmiş olsun”,  böyle gsorunları sümenin altına iterek bir yere varamazsınız. Çünkü bunlar yeni problemleri ortaya çıkaracak yaklaşımlardır.

Kimsenin “bu sorun çözümlensin, bir Kürdün bir Arab’ın Türk’ten gıcık kapmaya bir nedeni yoktur. Ben bunu hacca gittiğimde de görmüşümdür. Yani belki buralarda birbirleriyle sorunu olan birçok kimse ne bileyim hacdaki insanların bir arada olduğu bir yerde bir Kürt için kendisine en yakın olan yine bir İngiliz bir Fransız Müslüman değildir bir Türk’tür, bir Arap’tır. Yani Aynı coğrafyaların insanıyız. Biz bunları içinde yaşadığımız için kuş bakışı bakamadığımız için göremiyoruz. Hani ne derler: “Ol mâhiler ki derya içredir deryayı bilmezler.” Yani balıklar deryanın içindedir kuşbakışı bakışı bilmezler. Yani bizler de bu Ortadoğu coğrafyasındaki kopmaz bükülmez birlikteliğimizi iyi anlamalıyız diye düşünüyorum.

 

Z.S.: Teşekkürler Ömer Faruk bey.

Ö.F.G.: Ben teşekkür ederim…

Kaynak: (İHA) - İhlas Haber Ajansı Editör: Metehan OĞUZ
 
Etiketler: Gergerlioğlu;, “Türkiye’de, bir, ‘Türk, Sorunu’, var”,
Yorumlar
Ulusal Gazeteler
Yazarlar
Süper Lig
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
1
Trabzonspor
53
0
3
8
15
26
2
Başakşehir FK
53
0
3
8
15
26
3
Galatasaray
50
0
4
8
14
26
4
Sivasspor
49
0
5
7
14
26
5
Beşiktaş
44
0
8
5
13
26
6
Alanyaspor
43
0
7
7
12
26
7
Fenerbahçe
40
0
8
7
11
26
8
Göztepe
37
0
9
7
10
26
9
Gaziantep FK
32
0
10
8
8
26
10
Denizlispor
31
0
11
7
8
26
11
Antalyaspor
30
0
10
9
7
26
12
Gençlerbirliği
28
0
12
7
7
26
13
Kasımpaşa
26
0
14
5
7
26
14
Konyaspor
26
0
10
11
5
26
15
Yeni Malatyaspor
25
0
13
7
6
26
16
Çaykur Rizespor
25
0
15
4
7
26
17
MKE Ankaragücü
23
0
13
8
5
26
18
Kayserispor
22
0
14
7
5
26
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv
Modül 1

Bu modül kullanıcı tarafından yönetilir, ister kod girilir ister iframe ile içerik çekilir. Toplamda kullanıcı 5 modül ekleme hakkına sahiptir, bu modül dahil tüm sağdaki modüller manuel olarak sıralanabilir.

Haber Yazılımı